Evini terk etmek zorunda kalmak…
Bazı gidişler bavulla değil, kalple olur.
Benim evim dört duvar değildi. Senin omzundu başımı yasladığım. Sesindi karanlıkta yönümü bulduğum. Ellerindi üşüdüğümde içimi ısıtan. İnsan bazen bir insana yerleşir; kapısını çalmadan, anahtarını sormadan… Yerleşir işte. Ben sana öyle yerleştim. Perdelerini araladım sabahlarına, mutfağında kahkaha kaynattım, koridorlarında hayaller gezdirdim.
Sonra bir gün anladım ki bazı evler yıkılmaz; ama içinde kalınmaz.
Gitmek istemedim. İnsan sevdiği evi terk eder mi? Duvarları çatlamış olsa da, rüzgâr camlardan sızsa da kalmak ister. Çünkü bilir: O evde hatıralar vardır. Duvara asılmış bir gülüş, kapı eşiğinde bekleyen bir özlem, yatağın bir kenarında uyumayı reddeden yarım bir sıcaklık…
Ama ev dediğin yer huzur kokmalı. Ben artık her odanda biraz daha eksiliyordum. Sesimi alçaltarak konuşuyor, kalbimi kısarak seviyor, kendimi azaltarak sığıyordum sana. Bir evin içinde misafir gibi yaşamak ne ağır şeymiş. Sevdiğin evde yabancı olmak…
Bavulumu toplarken anladım: En zor eşya alışkanlıklarmış. Sabah “günaydın” deyişini katlayıp koyamadım çantama. Gözlerindeki o ilk bakışı sığdıramadım hiçbir cebe. İnsan bir evi terk ederken aslında kendinden parçalar bırakıyor geride. Ben sende en çok kendimi bıraktım.
Şimdi gidiyorum. Kapıyı çekerken içimde bir göç var. Sanki yıllardır yaşadığım şehir haritadan siliniyor. Ama kalırsam, duvarların altında kalacağımı biliyorum. Bir evi seviyor olmak, içinde ölebileceğin anlamına gelmemeli.
Belki bir gün başka bir sokakta, başka bir kalpte yeni bir kapı aralanır bana. Ama şunu biliyorum: Ben bir evi değil, içindeki yangını terk ediyorum. Ve insan bazen kurtulmak için değil, hayatta kalmak için gider.
Evim dediğim…
Seni bırakmak, sığınaktan vazgeçmek gibi