Meral

Meral
@Heyv_
Karanfil kokmalı buram buram...
688 okur puanı
Eylül 2020 tarihinde katıldı
Hem güzel, hem üzücü...
... Az önce 3 yaşındaki kardeşim Janya, bana "Dijwar, silgi jêbir e?" diye bir soru sordu. Yani, silginin Kürtçe'deki karşılığı "jêbir" mı diye sordu... Ben de, evet dedim. Sonra dönüp her zaman izlediği, Kurmancî, Kirmanckî(zazakî) ve Soranî yayın yapan çizgi film kanalı Zarok Tv'yi izledi. Bu size sıradan bir durum gibi görünebilir. Ama benim için apayrı bir mutluluk. Gençliğinin en verimli döneminde bile kendi dili hakkında bilgisi olmayan(uğraşmayan) insan sayısının fazla olduğu şu dönemde, 3 yaşındaki bir çocuğun kendi diline olan ilgi ve merakı elbette beni mutlu eder. Bir yandan da o kadar genç ve yaşlının 3 yaşındaki bir çocuğun dil bilinci kadar bilince sahip olmaması acı veriyor. Her millet kendi dili ile vardır. Bir milleti millet yapan en başta dildir. Bu Türk olsun, Arap olsun, Laz olsun, Ermeni olsun; kendi diline sahip çıkmayan, yeteri kadar saygı göstermeyen hiçbir kişiliğin saygınlığa erişeceğini düşünmüyorum. Dilinizle yaşayın, diğer diller ile kardeş olarak...
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Neden "Kadın" demeliyiz?
➖➖ Kadın kelimesi "cinsiyet" belirtir "bayan" belirtmez. Dişi olana "Kadın" Eril olana "Erkek" denilir. Birine erkek diyorsanız karşı cinse mutlaka "kadın" demeniz gerekmektedir. Bay ve Bayan kelimesi hitap için uydurulmuş bir kelimedir. Cinsiyet belirtmez. Uydurulmuş diyorum, çünkü bay ve bayan kelimeleri cumhuriyet döneminde batılı kelimelere karşılık olarak kullanılmış kelimelerdir. Örneğin, Fransızca'daki mösyö ve madam kelimelerine karşılık... Emin olmamamla beraber, "bay" kelimesi güçlü, iktidarlı anlamındadır. Ondan türetilen bay-an kelimesindeki -an eki olumsuzluk eki olarak katılmasa bile "bay olmayan" anlamına gelir. Yani güçsüz ve iktidarsız. Anlamı konusunda her ne kadar tartışma varsa bile, bunu bir kenara bıraksak bile; kadına yapılan hitap şekli, erkeğe hitap şekli olan "bay" dan türeyemez. Bu cinsiyetçi bir yaklaşımdır. Ve tabiki kabul edilemez. Cinsiyetleri ayırırken "Kız-Erkek" diye ayıranlar var. Bu da yanlıştır. Kadına kız diyorsanız erkeğe de "oğlan" demeniz gerekmektedir. Çünkü kız bir çocuğu belirtirken, erkek kelimesi kapsayıcıdır "eril" olanı belirtir. Yani; Kadın/Erkek Kız/Oğlan Şu an kadın arkadaşlarımız nüfus cüzdanlarına bakabilirler. Cinsiyet bölümünde "Kız" diye değil, "Kadın" diye belirtildiklerini görebilirler. Kadın arkadaşlarımız 8 Mart'ı "Dünya kız emekçi günü" olarak değil "Dünya Kadınlar Emekçi Günü" olarak kutlarlar. Tabi bir de "Kadın"lığı iki bacak arasında, dişilik zarında bulanlar vardır. Böyle düşünen kişilerin beynini iki bacak arasının arka kısmında bulabilirsiniz. Bu konuyu konuşmaya lüzum bile yoktur.
ERKEKLİĞİN ÖLÜMÜ
Hiroşima'daki nükleer patlamadan sonra üzerindeki giysilerin deseni kadınların tenine nakşolmuş, derler. Binlerce hikâye duydum ama hiçbiri bu kadar dokunaklı gelmedi bana. Neden biliyor musun? Kadının giysisinin üzerindeki desen onun ruhundaki şenliğin bir işareti değil mi? Bu dünyada kadınlar için o kadar az imtiyaz alanı var ki. Belki de bunların en güzeli, iç açıcı desenleri olan giysiler giyebilme hakkıdır. Erkeğe "ayıp" görülüp de kadına bahşedilen nadir zarafettir. İri güller, kır çiçekleri, gelincikler, zambaklar, stilize çiçekler geleneksel kadınsılığın en iddialı simgesi değil mi? Bir vahşet ateşi, bir eril şiddet yıldırımı o neşeli motifi yakarak, lanetli bir dövme gibi kadının tenine işliyor. Bir kadının sayısız kez bıçaklanarak öldürülüşünü izledim geçen gün. "Yardım edin" yakarışının perde perde soluşunu dinledim. O soğukkanlı kocanın bıçağını çekip kadının üzerine yürümesiyle birlikte orada bulunan herkesin nasıl ustaca sıvıştığına tanık oldum. Sonra da sustum. Tıpkı giysilerdeki çiçek motiflerinin ateşle tene nakşolması gibi, kadınlığın feryatları hepimizin ruhuna ateşle oyuluyor. Kadının kaybettiği bir savaşta kimsenin kazanma şansı yoktur. Yalnızca izliyoruz. "Ölüyorum, yardım edin" diye feryat eden bir kadının öldürülüşünü izlemekle ölüyoruz. Öldürülen her kadınla biraz da erkekliğimiz ölüyor. Ve biz susuyoruz. Kimseye söyleyecek bir sözümüz yok. Kimseye susacak bir sözümüz bile yok. Kendi kendimize susuyoruz. Kendi kendine susana da deli denir mi?
Çocuklarımız eşit midir?
Gelecek diye anlam yüklediğimiz çocuklar, ileride uzun yaşları olacak, büyüyecek diye mi gelecektir, yoksa büyürken getirecekleri veya yaratacakları mıdır gelecek? Psikologların, psikiyatrların sürekli geçmişine inmek istedikleri çocukluğun elbette yaşamda önemli bir yeri vardır. Sayısız araştırmalar ve analizlerin sonucunda çocukluğun gelişim ve karakter üzerinde etkisi, çevrenin etkisi artık neredeyse herkes tarafından biliniyor. Bugün otuzlu, kırklı hatta yetmişli yaşlarda yaptığımız çoğu reaksiyona, verdiğimiz çoğu tepkiye; bunların şekline(nasıl olduğuna) karar veren çocukluktur. Psikolojik esnekliğimiz her ne kadar durumlara yönelimlerimizi etkilese de bu etkilerin hep iyi olabileceğini düşünemeyiz. Psikolojik esnekliği etkileyen en önemli üç faktörden biri toplum faktörüdür. Yaşadığımız topluma şekil veren en önemli faktörlerden biri ise coğrafyanın getirdiği kaderdir. Yaşadığımız bu coğrafya belli, toplum daha da belli. Elbette coğrafya derken; ağaçtan çiçekten, güneşten, ağustos böceklerinden bahsetmiyorum. Biraz daha jeopolitik yaklaşıyorum. Jeopolitik konum her ne kadar devletlere avantajları belirleyen konum olsa da, bu konum toplumları da etkiler. Yani anlayacağımız her şey birbirini etkiler konumdadır. Çocukluk demiştik, gelecek diye nitelendirdiğimiz çocukluğu biraz konuşalım bakalım. Gerçeklerimizle biraz yüzleştirmek istiyorum sizleri... Çocukluk üzerindeki çevre, toplum faktörünü konuşalım biraz. Çocuklarımızın yaşamlarını konuşalım. Kıyas yapmak değil burada amacım elbette. Burada kıyas sadece örneklendirme aracı olacaktır. Anladıklarınızın sorumlusu olmadığımı, anlatıklarımın sorumlusu olduğumu belirtmek isterim... Kendim, bu coğrafyanın iki yakasını yeteri kadar iyi yaşadım, hem doğusunu hem de batısını. İyi derken anlayabilecek kadar iyi.. Hoş
1000Kitap
Palyaçoya Gülmek...
... Bir insanın yaşamı günler, aylar veya senelerle ölçülmez, anılarıyla ölçülür. Ne kadar anı biriktirmişse bir insan o kadar uzun ömrü olmuş demektir. Hatta insan yaşamına veda ettiğinde bile kimi anıları yaşamaya devam eder. Bu anılar kimilerini ölümsüz kılar, kimilerini unutulası. Görece değerlendirebileceğimiz, akledeceğimiz nice anılar herkeste vardır elbet. Bu anılar çocuklukla başlar, büyüdüğümüz mahallenin yaşlı amcaları, top oynayıp, ip atladığımız sokaklar, yerleri çer çöp edince beddualarıyla meşhur teyzelerimizle şekil almaya başlar. Ben böylesi bir mahallede büyüdüm. Çok çocuklu ailelerin oluşturduğu kan bağının, komşuluğun imeceleri bile kıskandıracak cinsten bir yakınlıklar arasında... Çocukluğum bu konuda şanslı geçti diyebilirim. Kuzenlerimle o sokaklarda top oynamayı çok severdim. Birbirinden ayrılmayan aileler bütünü olduğumuz gibi bizim sokaklarımızı evlerden ayıran duvarlar olmazdı; evlerin kendisi sokağa sıfır olurdu... Haliyle bu sokaklarda top oynarken bayağı rahatsız ederdik amcalarımızı, teyzelerimizi. Heleki "Lehlê" diye yaşlı bir teyzemiz vardı... aramızdaki mücadele rakip iki takım arasında geçmemiştir diyebilirim. Her oynadığımız günün beş dakikası geçmeden kapıdan belirir, bağırdığı kısık sesiyle bize hakaretler yağdırdı. Elinde mutlaka bir bıçak olurdu "topunuzu patlarımı" betimlemesiyle... Bazen topu patlatmak için peşinden koşarken onu çalımladığım zamanlar olurdu, haliyle çocuktum, gülerdim... O da, beddualarını sarkmış beyaz tülbentinin altından eksik etmezdi, hakediyorduk... Kürtçe'de lahanaya "Lehle,Lehne" denilir bizim bölgede.  İsim benzerliğinden hep gülerdik neden lahana koymuşlar ismini diye... Liseye geçtiğim yıllarda bir gün durup dururken bu isim yine aklıma gelmişti... Neden diye düşünmüştüm yine. Sonra kimlikteki ismini
İnsan ve Duygular