Kader yüzünü bize döndürdüğünde, bizi adeta adımızla çağırdığında yaşadığımız iç sıkışması ve korkunun altında her zaman hafifçe parlayan bir tür çekim de vardır, çünkü insanın istediği sadece ne pahasına olursa olsun yaşamak değildir, hayır; insan kaderini bilmek ve tamamen üstlenmek ister, ne pahasına olursa olsun, tehlike ve ölmek pahasına olsa bile.
Hayattaki diğer her şeyden daha berbat bir utanç vardır. Katilinin gözlerinin içine bakmak zorunda kalan kurbanın utancı. Bu, yaratılanın yaratandan utandığı andır.
Dostluk katı bir kanun. Eski dünyada, üzerine büyük kültürlerin hukuk düzenlerinin kurulduğu en güçlü kanundu. Kişisel dürtülerin, bencilliğin ötesinde, insanların kalplerinde dostluğun kanunu yaşardı. Dostluk, erkeklerle kadınları umutsuz bir arzuyla birbirlerinin kollarına sürükleyen arzudan daha güçlüdür ve hayal kırıklığından muaftır, çünkü karşı taraftan hiçbir şey beklemez. İnsan dostunu öldürebilir ama iki kişi arasında çocuklukta oluşan dostluğu belki ölüm bile yok edemez: Onun anısı, tıpkı sessiz bir kahramanlığın anısı gibi insanların bilincinde yaşamaya devam eder. Öyledir de, bir kahramanlıktır, kelimenin sessiz, kadersel anlamında; yani içinde kılıç şakırtıları olmayan, her özverili insan eylemi gibi bir kahramanlık.
Dostluk daha ziyade bir görev olarak tasavvur edilir. Tıpkı aşık gibi dost da duyguları için mükafat beklemez. Karşı görev talep etmez, dost olarak seçtiği insanı görür ama bir yanılsamanın ışığında değil, onun hatalarını görür ve kabul eder. Bütün sonuçlarıyla birlikte.