Dedim ya, hayat hayattayken anlaşılabilecek bir şey değil. Biz dünyayı ölümü anlamak için geliyoruz . Hayatı öldükten sonra çözebileceğimizi sanıyorum...
Dünya zor bir yer, dünya anlaşılmayacak kadar büyük, çıplak ayakla gezilecek derecede küçük bir gezegen, dünya tımarhane ve bizler sadece kendisinin akıllı olduğunu zanneden yaratıklarız, bu yönüyle de komik...
Bilmem kaç milyonluk şehirde bilmem kaç yıl yaşarken ayakta kalmaya, yıkılmamaya gayret ederek geçireceğim ömrümü sırtımda taşıyacak gücüm kalmamıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse kendimden nefret ettiğim hayatı sevmediğim söylenemez, sadece başkaları kendi hayatlarını her şeyden daha çok seviyor, arzuları uğruna önlerine geleni ezip geçiyorlardı, benim savaşacak gücüm kalmamıştı. Kalsa bile yaratılıştan getirdiğim enerjiyi böyle saçmalıklara harcamak istemiyor, yumruk yemeden yerlerde yuvarlanıp diz çökerek onlardan kurtulup özgür olmak istiyordum. Yeryüzünde özgür bir kişinin yalnızca beş parasız bir kölenin olabileceğini zaten kimseye izah edemezdim, onlara yeni bir alay konusu vermiş olurdum. En büyük kaçış planımın teslimiyet olduğunu nasıl anlatabilirdim? Aradan çok zaman geçtiği halde yaşadığı ülkenin dilini öğrenemeyip ekmek almaya gidemeyen bir mülteciye benziyordum. Akıl; her şeye, herkese yabancılaşan insanın kendisine tutunacağını söyler ama aynada gördüğüm yüze, ellerime. ayaklarıma da yabancıydım.