Söz gider bazen, yazı da öyle, suskunluk gelip başköşeye oturduğunda konuşmadan sırlarını döken adamlar çıkar ortaya, onlar sırasını bekleyen destanlardır. Fısıltılar gelir ötelerden, cinlerin düğünü biter, hava aydınlanır, rüzgâr yeni şeyler üfler kulaklara...
Belediye otobüslerinde şişman bir adam kendine oturacak yer ararken hep yalnız oturan zayıf birini seçer, çünkü diğerinin koltuklardaki kıç payını kendisi kullanacaktır, size garip gelecek biliyorum ama her zayıfın yanındaki şişman tesadüf değildir, bu insanoğlunun en eski stratejisidir. Herkes diğerinin boşluklarına göz diker ve aslında kurtarıcı olduğunu ima eder.
Bedenin bir kıymeti olsaydı onu dünyaya terk edip gitmezdik. Ruh çekip gittiğinde bedenimiz gübreye dönüşür; o büyük aklımız, icatçı beynimiz, eserlerimizi üreten muhteşem ellerimiz ya böceklerin ya da bitkilerin yiyeceği olur. Bu döngünün farkında olanlar yaşantılarını anlam yüklemeye çalışırlar.
Sonra bir daha göremedim onu. Şimdi yok oldu. Bazıları yok olurken de var olurlar. Gerçekten yok olsaydı şimdi onu anlatan bu satırlar yazılmayacaktı. Yokluğun varlıktan önemli olduğu anlar vardır, sınırları sonsuzdur, sonsuzluğun içindeki varlık ise adı anılmayacak kadar küçülür ve yok olur. Böylece yoklukla varlık kardeş olur, bir olur...