Hilalce

Hilalce
@HilAlim58
Çok okur.. Az konuşur.. Daha az yazar .. Hiç anlaşılmaz
Kapının Ardındaki
Babamın suskunluğundan kapının çalınacağını anladım. Zaten çok konuşan illa ki söyleyecekleri olan bir adam değildi. Bu zamana kadar onunla bir odada, bu kadar uzun süre yalnız kalmamıştım. Belki de bilinçli olarak tercih etmemiştim. Her zaman mutfakta toplanacak bir sofra, bahçede yolunacak yabanî otlar vardı. Onlar yoksa bile soba külünün dökülmesi, odunların kırılıp taşınması, evin derlenip toparlanması günlük hayatımın tamamını dolduruyordu, neyse ki. Ama bazen işler biter. Yapacak, oyalanacak ya da kaçacak bir şey bulamazdım. Öyle zamanlarda sobanın yandığı tek yer olan oturma odasında birlikte otururduk. Televizyonun karşısındaki divan ona aitti. Sırtına bir minder koyup duvara yaslanır, ayaklarını sobaya doğru uzatırdı. Elinde tuttuğu otuz üçlük tespihi bir oyana bir bu yana çevirir, çayı bitince de imamesiyle bardağının kenarına çın çın vururdu. Çay doldurma görevi benden üç yaş küçük bacımın işi olduğu için ben bu zamanları tekli koltukta kafamı geriye atıp uyuma numarası yaparak geçirirdim. Bazı yalancıktan uyuyormuş gibi yapsam da, odanın sıcaklığı, yanan odunların çıtırtısı, haber kanalında konuşan spiker kadının monoton sesinin üstüne, değersizleşmiş yorgunluğum da eklenince yalan gerçek olur. Oturduğum yerde uyuyakalırdım. Kapıdaki ısrarla zile basıyordu. O kuş cıvıltısı odadaki boğucu sessizliği bıçak gibi yarıyordu. Fakat babamın dudaklarındaki, gözlerindeki dilsizliğe çare olmuyordu. Kapıya doğru bir hamle yapmak istedimse de eliyle dur işareti yaparak bana engel oldu. Durdum. Korkuyla beraber saygı duyuyordum ne de olsa babamdı. Onunla yok yere inatlaşmaktan kaçınırdım. Eskiden böyle bir adam değildi, yani annem gitmeden önce. Kahkahalarla gülen biri hiç olmadı ama konuştuğu, güldüğü bazı bazı keyiflenip türküler söylediği olurdu. Ne zaman ki
1000Kitap
Reklam
Gelen
– Yanlış kapının önünde duruyorsun, oradan sana ekmek çıkmaz! Diye bağırdı, karşı evin camından yarı beline kadar sarkmış kadın. Pejmürde halime bakıp dilenci sandı herhalde, haksız da sayılmazdı. Ona bakıp sustuğumu görünce: – O evde yıllardır kimse oturmuyor. Periler basmıştır, aman Allah korusun! Omuzlarını titreterek pencere pervazına elinin tersiyle tıklattı. Konuşmuyor, dinliyordum. – Ben beş yıldır kiracıyım burada. Kimse gelip gitmedi o eve. Biraz daha eğilip, yaklaşmaya çalıştı. Belli ki gizli bir şey söyleyecekti. “Uğruna camdan düşmeyi göze alacak kadar önemli ne olabilir!”Diye düşünürken, bir elini kimseler duymasın diye ağzının kenarına siper edip: – Geceleri ışık gören olmuş camlarında, benden sana söylemesi. Dedi ve geri çekildi. Ne kadar korktuğumu tartmak için durdu. Başını yana eğip dikkatlice beni süzdü. Söylediklerinin üzerimde tesiri olmadığını görünce, elini yükseltecekti ki: – Ben bu evin sahibiyim. Evet, on yıldır yoktum. Eğer periler evi basmışsa bu iyi bir şey. Yıllar sonra, evimdeki ilk geceyi yalnız geçirmeyeceğim demek ki. Diyerek gülümsedim. Büyüyen gözlerle, apar topar penceresini kapatırken “İyi günler!”dedim. Duydu mu bilmiyorum! Öyle zannediyorum ki münasebetimizin bundan sonrası konuşarak olmayacaktı. Tül arkasında bir çift ürkek gözle devam edecek, akşam eve gelen kocaya perili evin deli sahibi biraz heyecan, biraz da korkuyla anlatılacaktı. Bahçe kapısını açtım. Alıcı gözle şöyle bir bakınca, evin âtıl hali yüreğime dokundu. Rengarenk zamanları aklıma geldi. Avlusu, duvarı, kapısı ayrı renkti. Ben ve kardeşlerim gibi. Şimdiyse soluksuz, mihmansız, renksiz bir harabeye dönmüştü. Ben ve kardeşlerim gibi.. Hilal Aktaş
Kütlü Tarlasındaki Delikanlı Uyumaya çalışmak anlamsızdı. Üstündeki derme çatma tente onu gölgesiyle kaplasa da güneşin yakıcı ışınları gözlerine vuruyor, yüzünü koluyla kapatması bile fayda etmiyordu. Bir saatlik molada uyusa iyiydi ya , uyumasa da gözlerini kapatıp dinlendirmek ona iyi geliyordu. Çocukluğu pamuk tarlalarında geçmişti, güneşe alışkındı. Esmer teni yıllar içinde güneşe o kadar çok maruz kalmıştı ki artık derisini acıtmıyordu. Fakat gözlerinin yanmasına mani olamıyordu. Genç yaşına rağmen yol yol olan kaz ayakları, göz pınarından hayat bulan derelere benziyordu. Parlayan güneşe ellerini uzatarak gözlerine siper etti ve açık gökyüzünde umutla bulut aradı, yoktu. “Bütün bulutlar toprağa düşmüş sanki!”, diye düşündü ve toplanmak için onu bekliyorlardı. Mevsimlik iş hayallerini yaşamaya değil, hayatını idame etmeye yetecek kadar bir yevmiye bırakırdı. O da köydeki anasının ihtiyaçlarına ve okuyup büyük adam olacak diye umut ettiği kardeşinin masraflarına giderdi. Geriye üç-beş lira bir şey kalırsa da tütün olur efkar saatlerinde havaya karışırdı. Bir kuş bulmak için gökyüzünü taradı. Kuşun gittiği yöne bakarak, hangi şehir veya ülkelerden geçeceğini tahmin etmekte çok iyiydi. Kuş gözden kaybolana kadar onu takip eder, gittiği yerlerdeki insanlar, hayatlar hakkında hayaller kurardı. Nihayet kuş görünmeyecek kadar uzaklaşınca handeyse duyulamayan bir sesle “Uğurlar ola, gittiğin yerlere selam söyle!” , derdi. O hâlâ kuş ararken, bağırmaktan kararmış dayıbaşının sesi zar zor duyuldu, mola bitmişti. Usulca yerinden kalktı. Çantasını beline bağladı, şapkasını taktı, eldivenlerini eline geçirdi ve bir adımla gölgeden çıktı. Gün daha bitmemişti. O sırada gökyüzünden bir kuş geçti ama delikanlı farketmedi. Kuşsa beyazların
Son Bir Gayret
Bağıramam. Ne vakit istesem, çığlığım gözlerimden akıyor.Yüzümdeki toza karışıp ağzıma doluyor. Kireç tadı genzimi yakıp soluk boruma yapışıyor. Allahım. Nefes alamıyor, boğuluyorum. Az önce yatağımda uyuyordum , ne oldu bana! Hareket edemem. Karanlık lahdinde binlerce yıl sıkışıp kalmış zavallı bir mumyadan farksızım. Parmağımı oynatmaya çalışınca yaşadığım acı sinir uçlarımla bedenime yayılıyor. Bağıramadığımdan , ızdırabım gözlerimden akıyor. Hatırlıyorum, çocukken ne vakit yüksek sesle konuşsam annem , “ Kız kısmı küçük harflerle konuşur bağırma!”, diye azarlardı kolumu mıncıklayarak. Annem şimdi, avazım çıktığı kadar bağırsam da yankısı dağlar, deryalar aşıp ona ulaşsın isterdi. Sesimi duyuramıyorum. İnliyorum, çıkan cılız sesi kendim bile zor işitiyorum. Ama onları duyuyorum. Dışardaki uğultular yanıbaşımda. Telaşla bağıranlar, ağlayanlar, sirenler. Bazısı ,birilerinin ismini haykırıyor. Ne de güzel bağırıyorlar, ben de onlar gibi yapabilsem. Benim adımı da ünlerler mi diye bekliyorum. Kimse söylemiyor , üzülüyorum. Hemen üstümde koşturuyorlar. Hiçbir yere gitmeyen ayak sesleri kulağımın içinde. Buradayım işte, ayağınızın dibinde. Ne olur bulun beni! Üşüyorum. Bedenimin yarısını hissetmiyorum artık. Bacağımın üstündeki benim mi yoksa başkasının bacağı mı , kestiremiyorum. Kendime yabancılaştım. Hatırlıyorum, çocukken bir elimizin üstüne oturup beklerdik. Yeterli zaman geçince , başkasının eli gibi olurdu diğer elimizi tutup tokalaşırdık. Çocukluk ne güzel şey. Yazık değerini anlamak için büyümek şart. Fakat , niçin çocukluğumu anımsıyorum ! Ölüm anında beyin hatıralara inermiş, ölüyor muyum yoksa! Belki de çoktan öldüm. Hayır , ölmüş olamam. Hangi ölü kaburgası ciğerine batıp da tarifi imkansız bir sancıyla ölümü ister ki! Yaşıyorum.
Şairin İddiası
Yanımdaki şair eğilerek fısıldadı: - Dünyanın en güzel şiirini dinlemek istermisiniz ? Afalladım, anlayamadım sorusunu. Anladıktan sonra da asabiyet merdivenim bir basamak daha yükseldi . Bu seminere katılabilmek için değiştirdiğim iki vesaitin yorgunluğu yetmezmiş gibi.. Şemsiye almayı akıl edenleri , romantik hülyalara sürükleyen, benim gibi yalın ayak ,başı kabakları sırılsıklam eden yağmur da eklenince.. Her sabah aynada görüp , bazı bazı kızdığım o yumuşak huylu karakterden eser kalmamıştı. Edebiyat seminerinde , yanındaki şairi çok da edebî olmayan bir dille azarlayan romancı ironisini üstlenemezdim. En iyisi ciddiye almamak diye düşündüm. Vaktinden önce gelmiştim. Hiç âdetim değildir bir yerlere geç kalmak , kalandan da hoşlanmam. Şehrin diğer ucundaysa gideceğim yer, horozlar ötmeden uyanır, yarı aralık gözle düşerim yollara. Bugün de olduğu gibi. Neyse ki az kaldı. Programın başlaması yaklaştıkça , sahnede çoğalan koşuşturmalara dikkat kesildim. Masalara suların yerleştirilmesi... Katılımcılar, not tutma ihtiyacı duyarlarsa diye , oldukça sade küçük bir defter ve tükenmese bile iki kullanımda yazmayı reddedip , çöpe gidecek bir kalem. Sonra ufak atıştırmalıklar teker teker yerlerini aldı. Ve nihayet benim gibi erkenden gelen herkesi -şair de dahil- rahatsız eden mikrofon kontrolleri. Bu notasız çılgın sesin sebep olduğu mecburî kıpırdanışta gözüm bir an şaire takıldı. Hiç denk gelmesekte siması tanıdıktı. Birkaç şiiri elime geçmiş olabilir. Yoksa nereden bilebilirim ilk bakışta şair olduğunu. Öyle sanıyorum ki ben “hangi şiirmiş o?” diye sorarım da; tatlı bir sohbetin kapısı aralanır ,zaman çabuk geçer umuduyla bir adım atmıştı , olmadı. Fakat gayretli şairimiz ne nedamet duyuyor ne de kolay kolay havlu atacağa benziyordu . O kısacık bakıştan
1000Kitap
Reklam