Bakın.
"Ne mübarektir Konstantin beldesini alacak emîr ve ne mübarektir onun askeri."
Meâlindeki hadîs, Medine'den şimâle ve dünyanın kilit noktasına doğru esen ebedî bir soluktur.
Allah'ın bildiğini kuldan saklamanın mânasız olduğunu sanan şeytanî teselli, uydurma bir samimiyet rolü içinde dünyanın en misilsiz ahmaklığına yuvarlandığını bilmez. Bu teselliyle cemiyet meydanına çıkarılan günahın, günahtan başka, günahın alenîlik plânında belirttiği cür'et ve bir nevi iftihar edâsı başka... Birinde dayanılamayan bir nefs zoru, ötekisinde günahla varılan keyf edâsı var. İkincisi, derecesine göre, günahı aşar.
Ebu Bekr Hazretleri bir gün Allah'a şöyle yalvardı;
.
.
- Yarab sen kâmil kudretsin; ne olsa yaparsın... Kıyamet gününde benim vücudumu o kadar büyüt ki, cehennemi baştan başa ben doldurayım; başka hiçbir kuluna orada yer kalmasın.
Söyleyin, sun'i merhamet rejisörleri bundan daha çarpıcı bir merhamet sahnesi hayâl edebilir misiniz?
Her şeyi biliyorlardı.
Unuttular.
Onlar ki, İbrahim Peygamber'in oğullarıdır, herşeyi biliyorlardı.
Unuttular.
Mutlak ve münezzeh Zât olarak Yaradan'ı ve onun hâs ismi "Allah" kelimesini biliyorlardı.
Unuttular.
Bu kelimeyi, hatta her lisandaki, yaratıcı mânasına umumî bir mefhum gibi değil, onun hâs ismi, alemi, arması olarak biliyorlardı.
Unuttular.
Kelimenin kabuğu ağızlarında kalmak şartiyle içini unuttular.
Mücerretlerin mücerredini, teşhislerin en kabasına, putlara bağladılar. Elle yontulmuş ve kâbuslardaki hayallere benzetilmiş putlar...
Üstelik de;
- Allah?.. ya bu putlara karşı Allah?
Denildiği zaman, putları ona vasıta gösterecek kadar nefslerine teselli aradılar.
Bu aşk Allah'ındır; ve kullarda ondan serpintiler ve ipuçları vardır. Allah'a ermenin yolu da, işte bu haleti köküne kadar derinleştirmek ve aslî hedefine çevirmek...
.
.
.
Ve kendinde yok, Allah'ta var olmak... Ve...
Ver gerisi, kelâmın, aklın, hududun mevzuun dışı...