Gerçeklik ile düş arasındaki çizgiyi merak ediyorum.
Eski çağların izini sürerken toplumsal hafıza ve insanın iç dünyasına eğiliyorum.
Kadim hikâyeler ve derin karakterler arasında, gürültüden çok anlam arıyorum.
Bazen kitaplar bize yeni fikirler öğretmez.
Sadece zaten içimizde olan ama adını koyamadığımız düşünceleri görünür hale getirir.
Bir cümle okursun ve garip bir şey olur.
Sanki o cümleyi yıllardır sen düşünüyormuşsun da biri gelip kelimelere dökmüş gibi hissedersin.
Belki de bu yüzden bazı kitaplar “iyi yazılmış” oldukları için değil, bizi yakaladıkları için unutulmaz olur.
Peki sizce bir kitabı güçlü yapan şey ne?
Yeni fikirler mi, yoksa zaten içimizde olanı uyandırması mı?
Yeraltı insanı, toplumdan kaçan biri mi, yoksa toplumun ürettiği bir bilinç mi?
Bugünün insanı da benzer bir iç monolog içinde mi yaşıyor?
Aşırı bilinç, özgürlük mü getirir yoksa felç mi eder?
Gelin tartışalım...