O gün fark ettim ki kendi sınırlarımı koymakta bir sınır tanımaz olmuştum. Başkalarına kar- şı koyduğum her sınır beni kendime yabancılaştırmıştı. Mutluluk ve üzüntü duyma sınırlarımı istediğim yerde başlatabiliyordum; bu durum beni iki duyguya da yabancılaştırmıştı. Çünkü bu duygular benimle alakalıydı ve koyduğum sınırlar yüzünden insanlarda beni tanımıyor, benim kendime yabancı kesildiğim gibi onlar da bana yabancılaşıyordu. Oysa kimi zaman bir yabancının ya da bir arkadaşımın fark etmeden bu sınırları aşmaları ne çok ho- şuma gidiyordu. Masum bir suç işlermiş gibi olurdu. İç dünyamda yaşadığım bu sevinci yansıtmayınca karşıdaki kişi bir suç işlermiş gibi hissederdi, en kötüsü de ben bunu çok iyi fark etmeme rağmen bir şey söylemeyi becermezdim. Oysa ortadaki şey sınırlarım için masum bir suç, karşıdaki kişi için bir suç ve ruhum içinse itiraf etmekten korktuğum bir sevinç haliydi.
“… Mutluluğun acı veren tarafına düşmek, yapayalnız. Mutsuz kişi mutlu olanın se- vincinden, duygusundan haberdar iken bu bilme halinin yarattığı duygudan hiç kimsenin haberi olmaması. Başkalarının mutlulu- ğundan doğan ve benim payıma düşen yalnızlık. Sadece benim için.” Bir daha inledi.”
İki çocuğun mutlu anından doğan sevginin oluşturduğu ikinci bir yüzde bu mutluluğa dışarıdan, sadece bakarak, dahil olan insan için bir yüz oluşmakta; mutsuzluk. Ne acı.,…,Mutluluğun acı veren tarafına düşmek, yapayalnız.
Bütün yaşananlar; bayanın kan ve acı içinde öylece yerde olması, her yere dağılan okul eşyaları, bayanın o hayretler içindeki bakışlarıyla benim donuk bakışlarımın birbirine yol verip gelip yüzlerimize çarptığı, ruhlarımıza işlediği o an tam anlamıyla iki özgür insanın özgürlüklerini kendileriyle olan kavgada kaybettiği bir trajedi anıydı. Ben orada iki insanın düşüşünü gördüm, belki de bizim şahsımızda insanlığın düşüşüydü.