Her şeyi kendi haline bırakmanın, hayatın bana cömertçe sunduğu zevk ve mutlulukların tadını telaşlanmadan çıkarmanın en iyi şey olduğu sonucuna vardım.
Aynı yılların bir başka eğilimi, binalara yüce ilkelerin, değerlerin adlarını vermekti; ama annem yaptırdıkları apartmana "Hürriyet", "İnayet", "Fazilet" gibi adlar verenlerin, aslında bütün hayatlarını bu değerleri çiğneyerek geçirmiş kişiler arasından çıktığını söylerdi.
Kitaba Ahmet Ümit'ten klasik bir polisiye roman okuyacağımızı düşünerek başlıyoruz. Ki ben de uzun, ağır ve yorucu psikoloji kitaplarından sonra biraz bu kitapta nefes alabileceğimi düşünürken Başkomiser Nevzat'ın suçluları aramasının yanı sıra bir de kendi içsel yolculuğunun eşlikçisi olarak buldum kendimi. Yani polisiyeden, psikolojiye hoopp diye düşüverdim. Yeni bir vaka ile baş kahramanımız 7 yıl öncesine, eşini ve kızını kaybettiği günlere, o zaman yaşadıklarına, yaşayıp hatırlamadıklarına kadar geri döner. Bu süreçte tetiklenen travma süreci, vicdanî hesaplaşmaları, adaletle kişisel duygular arasındaki dengeyi kurma çabası, onu sürekli içsel bir çatışmaya sürükler. İd-süperego çatışması, yine kitapta yer verilen baş kahramanımızın gördüğü rüyaların açığa çıkardığı bilinçaltı unsurlarla Freud , cinayetlerin arkasında yatan motivasyon ve failin aslında işlediği cinayetlerde kendince adalet dağıtma amacında ise persona (maske) ve gölge arketipi (karanlık yönler) ile Jung kitabın psikolojik temellerini oluşturuyor. Kitap boyunca da aslında karakterlerin maskelerinin düşüp, gölgeleri ile yüzleşme süreçlerine tanıklık ediyoruz.
Toplumsal açıdan baktığımızda; işlenen suçların bireyleri aşarak toplumu da ne denli etkilediği ince ince anlatılıyor. Ahmet Ümit, insanların devlete, adalete ve birbirine olan güvenlerini nasıl kaybettiklerini göstererek toplumsal paranoya temasına da dikkat çekiyor.
Toplumun bilinçdışına dokunuyor. Birbirine güvenmeyen bireyler, adalete inancını yitirmiş kalabalıklar ve otoriteyle çatışan kişiler yer alıyor.
“Yırtıcı kuş” metaforu ise hem failleri hem de sistemin çürümüş yapısını temsil ediyor. Yırtıcı güdülerimizin medeniyet örtüsü altında nasıl gizlendiğini, fakat doğru şartlarda yüzeye çıktığını anlatıyor.
Kısaca klasik bir polisiye gibi