TuğbaKara

TuğbaKara
@InfinideSoul
Artık ağlayamıyorum; benim yaşımdaki bir insanda artık gözyaşı kalmadığını söyledikleri doğru; yine de bana öyle geliyor ki insan acı çektiği sürece ağlayabilmeli.
Reklam
Sebze, meyve ve çiçek dolu çok güzel bir bahçesi vardı; bu sebzelerin içinden en sadesini, örneğin bir lahanayı seçiyordu. Üç gün boyunca bu lahanayı arsenik eriyiği ile suluyordu; üçüncü gün lahana hastalanıyor ve sararıyordu, bu onu kesme zamanıydı; bu lahana herkese olgunlaşmış gibi görünüyor ve doğal görünüşünü koruyordu: sadece Rahip Adelmonte onun zehirli olduğunu biliyordu. O zaman rahip bir tavşan alıyordu –Rahip delmonte’nin sebze, çiçek ve meyve koleksiyonundan hiç de aşağı kalmayan bir tavşan, kedi ve hintdomuzu koleksiyonu vardı– işte Rahip Adelmonte bir tavşan alıyordu, ona lahana yapraklarını yediriyordu ve tavşan ölüyordu. Hangi sorgu yargıcı bunda bir kusur bulmaya cesaret edebilir, hangi krallık savcısı Mösyö Magendie ya da Mösyö Flourens’a karşı öldürdükleri tavşanlar, hintdomuzlan ve kediler hakkında bir soruşturma başlatmayı akimdan geçirebilir? Hiçbiri. İşte adaletin soruşturamayacağı ölü bir tavşan. Tavşan ölünce Rahip Adelmonte onun içini aşçısına boşalttırıyor ve bağırsaklarını bir gübrenin üstüne atıyor. Bu gübrenin üstünde bir tavuk duruyor, tavuk bu bağırsakları gagalıyor, o da hastalanıyor ve ertesi gün ölüyor. Tavuk can çekişip kıvranırken oradan bir akbaba geçiyor –Adelmonte’nin ülkesinde çok akbaba vardır– akbaba kadavraya saldmyor, onu bir kayanın üzerine taşıyor ve orada yiyor. Üç gün geçince, bu yemekten sonra kendini sürekli rahatsız hisseden zavallı akbaba bulutların en tepesinde bir baş dönmesi hissediyor; boşlukta yalpalıyor ve gülle gibi canlı balık havuzunuza düşüyor; tumabalığı, yılanbalığı ve müren bildiğiniz gibi oburdurlar, işte bu balıklar akbabayı parçalayıp yiyorlar. Diyelim ertesi gün konuğunuza sofranızda, dördüncü kuşak olarak zehirlenmiş bu tumabalığı, yılanbalığı ya da müren sunuluyor, o da beşinci kuşak olarak
... o kadar uzun zaman acı çektik ki, çok az kişi mutluluğu bizim kadar pahalıya satın almıştır.
Ağaç hiçbir zaman çiçeğini bırakıp gitmez, ağacı bırakıp giden her zaman çiçektir.
“Herkesin hayatında bir kez başına gelen şey benim de başıma geldi, şeytan tarafından yeryüzünün en yüksek tepesine kaçırıldım; oraya varınca şeytan bana tüm dünyayı gösterdi ve daha önce İsa’ya söylediği gibi bana da şöyle dedi: ‘Söyle bakalım insanoğlu, bana tapmak için ne istersin?’ O zaman uzun uzun düşündüm, çünkü uzun süredir korkunç bir tutku içimi kemiriyordu; sonra ona yanıt verdim: ‘Dinle, her zaman Yazgı’dan söz edildiğini duydum, ama ne onu ne de ona benzeyen hiçbir şey görmedim, bu da bana onun var olmadığını düşündürdü; Yazgı olmak istiyorum, çünkü dünyada en güzel, en büyük ve en yüce bildiğim şey ödüllendirmek ve cezalandırmak.’ Şeytan başını eğdi ve içini çekti. ‘Yanılıyorsun,’ dedi, ‘Yazgı vardır; sadece sen onu görmüyorsun, çünkü Tanrı’nın kızı olan Yazgı da babası gibi görünmezdir. Ona benzeyen hiçbir şey görmedin, çünkü Yazgı görünmez güçlerle hareket eder ve karanlık yollarda yürür; senin için tüm yapabileceğim seni bu Yazgı’nın görevlilerinden biri kılmak.’ Pazarlık yapılmıştı; burada belki ruhumu yitirecektim, ama ne önemi vardı,” dedi Monte Kristo, “pazarlık yeniden yapılacak olsaydı yine böyle davranırdım.”
Reklam