Bazı kitaplar vardır, bitirdiğinizde sadece bir hikâye değil bir burukluk bırakır içinizde. Şeker Portakalı benim için tam olarak böyle bir kitaptı.
Kitabı okurken fark ettiğim şey şu oldu: Zezé’nin hayatındaki karakterler sanki yalnızca insanlar değil, aynı zamanda duyguların birer temsilcisi. Gloria bana kitap boyunca merhameti hatırlattı; Zezé’yi anlayan, ona şefkatle yaklaşan bir figür gibiydi. Şeker portakalı ağacı ise onun gerçek sırdaşıydı; kimsenin duymadığı düşüncelerini söylediği, hayal gücünü özgür bıraktığı ve yargılanmadığı, susturulmadığı yer. Portuga ise Zezé’nin hayatında sevginin vücut bulmuş hâli gibiydi.
Portuga’nın ölümünden sonra Zezé’nin yaşadığı travma ve ardından Luis ile bahçede kurdukları küçük hayal oyunu beni en çok etkileyen anlardan biriydi. Zezé aslında oyunun gerçek olmadığını biliyordu ama yine de ona eşlik etti. Çünkü bazen insan gerçeği bilse bile hayale tutunmak ister. Portuga öldüğünde Zezé büyümek ve gerçeği görmek zorunda kaldı; böylece Xururuca’ya da veda etti.
Ve bir şeyi tekrardan fark ettim: İnsan yaşadığı ruhsal travmaları bazen bedeniyle dışa vurur. Portuga’nın ölümünden sonra Zezé’nin sürekli kusması ve ateşler içinde yatması bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi.
İşte bu yüzden kitap sadece beş yaşlarında bir çocuğun hayat hikâyesini anlatmıyor. Aslında hepimizin içindeki o merhamet, sevgi ve güven isteyen ruhunu temsil ediyor.