Doğduğumuz zaman yuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur. Ama yavaş yavaş, bizi, ana babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. Sindirildiğimiz zaman, tıpkı ineklerdeki gibi altı mideden geçtiğimiz zaman, pis bir kahverengi tonunda çıkarız.
Hayır, dostlarım, beni rahatsız eden... özgün yaşantının yokluğu. Her şey o kadar sahte ki. Her şey yapay, sentetik, sulanmış ve standardize olmuş. Daha yarım yüzyıl önce California’da altmış üç tür marul yetiştirilirdi. Bugün yalnızca dört tür kaldı. Onlar da en iyi marullar değil. Tadı veya besin değeri en yüksek olanlar değil. Raf ömrü uzun olan, süpermarkette güvenli, temiz, tornadan çıkmış gibi gözükebilecek olan melez olan türler. Her konuda durum aynı. İnsanları, amaçlarını, fikirlerini bile standardize ediyoruz. Her şey sahteleşti.
Çinliler barutu, ömrü uzatacak birtakım simya deneyleri yaparken kaza sonucu keşfetmişlerdi. Uzun bir varoluşun peşine düşmüşken, barutu, ölüm iksirini, o tarihin sayısız trajik ölümlerine neden olan kurşunun ateşleyicisini bulmuşlardı. O kurşun ki, Gandhi’yi, John Lennon’ı, Bambi’nin anasını öldürmüştü.