Serdar

Serdar
Panta Rhei...
Güney İtalya Köylüsünün Destanı
10/10
·312 syf.··
Beğendi
·
2026 7. kitabı
Müthiş bir kitap... İlk kez diyalogların az olduğu bir kitapta uzun paragrafları sıkılmadan okudum; kitap, arkasına uygun rüzgarı alan bir gemi gibi akıp gidiyor. Bunda yazarın zevkli üslubu kadar eseri çeviren Güzin Molo'nun yetkinliğinin de hakkını vermek gerek. Konusuna gelince... Kitap, yazarın yaşamında 1935-1936 yıllarında gelişen olayları anlatan otobiyografik bir eser. II. Dünya Savaşı arifesinde ve İtalya'nın Habeşistan'ı işgalinin hemen öncesinde, Mussolini döneminde geçiyor olaylar. Carlo Levi, siyasî faaliyetlerinden ötürü İtalya'nın güneyindeki Basilicata bölgesinin önce Grassano, sonra Aliano (kitapta Gagliano) köylerine sürgün olarak gönderilir. Buranın kurak coğrafyası gibi insanları da serttir. Yazar ilkin zorlansa da tıp eğitimi almış olduğu ve bölgenin yoksul insanları bir doktora ihtiyaç duyduğu için aralarında kendiliğinden saygılı ama sıcak, samimi bir ilişki doğar. Eserde bugün de devam eden Kuzey İtalya- Güney İtalya zıtlığı net biçimde hissediliyor. Konuştukları dil haricinde neredeyse ortak hiçbir özelliği olmayan iki bölge, adeta iki farklı halk. Güney İtalya kırsalının yoksulluğu, eğitim ve sağlık imkanlarından tamamen yoksun cahil halkın yaşamında derinlere kök salmış güçlü batıl inançlar, büyücülük, feodal beylerle halk arasındaki sınıf çatışmasının yanı sıra; 19.yy'da İtalyan siyasî birliğinin kurulmasıyla sona eren ama halkın hafızasında anıları hâlâ çok taze ve güçlü olan eşkıyalık dönemine ait pasajlar da özellikle dikkat çekici (Nitekim olayların geçtiği Basilicata bölgesi, Eric Hobsbawm'ın "İlkel Asiler" adlı eserinde şahane biçimde anlattığı kırsal eşkıyalığın yoğun görüldüğü Calabria bölgesinin hemen sınır komşusu). Faşist rejimi temsil eden muhtar gibi bir-iki karaktere rağmen siyaseti, dini, milliyetçiliği, en temel ahlâk
İsa Bu Köye UğramadıCarlo Levi · Aylak Adam Yayınları · 2021260 okunma
Reklam
Kürdistan'ın kalbgahı ve minyatürü Bitlis eyaleti
10/10
·440 syf.··
2025 9. kitabı
Ufuk açıcı ve çok kaliteli bir çalışma... Bilgimizin az ve kavrayışımızın sisli, bulanık olduğu bir dönemle ilgi; Kürt mirliklerinin lağvedilmesi (1840'lar) ile I. Dünya Savaşı arasındaki dönemde Kürtlerin siyasî ve toplumsal örgütlenmesi hakkında doyurucu bir araştırma. Bu bakımdan ciddi bir eksikliği de gideriyor. Ve de objektif... Bir Kürt ve Kürdistan güzellemesi değil. Bunu "Bitlis'teki Ermeni varlığının Kürt varlığından daha eski olduğunu" ve "Kürt mirliklerinin hiçbir zaman tam bağımsız olmadıklarını" cesurca tespit etmesinden anlıyoruz. Yazar tüm Ermeni-Kürt coğrafyasını değil; Kürt yaşam tarzı ve kültürünün adeta bir "minyatürü" olduğu için "Kürdistan'ın kalbgahı" olarak tanımladığı Bitlis vilayetini (eyaletini) yatırıyor masaya. Yazar Kürt mirliklerinin tamamen tasfiye edildiği 1840'larda bölgede inisiyatifin Hindistan'dan döndükten sonra yetiştirdiği halifeler ile Kürt coğrafyasına damgasını vuran Mevlana Halid ve onun dinî öğretisi olan Nakşibendi/Halidîliği benimsemiş şeyhlere geçtiğini tespit ediyor. İçerisinde Bitlis, Muş, Siirt sancaklarını (bugünkü Batman ve Diyarbakır'ın da bir kısmını) barındıran Bitlis vilayetinin idarî dönüşümü de anlaşılır bir dille anlatılmış. Sıkıcı olmaması bakımından kitabın konusunu ve seyrini başlıklar halinde özetlemek isterim: * 1514 Çaldıran Savaşı sonrasında Yavuz ve Kanuni'nin Kürtlere bir teşekkür mahiyetinde de facto bağımsız Kürt mirlikleri kurulmasına izin vermesi. * Şerefhan ailesinin yönettiği Bitlis Mirliği * I. Mahmut'un merkezileşme isteği doğrultusunda 1800'lerin ilk yarısında Kürt mirliklerinin tasfiye edilmeye başlaması (Bu isteğin arkasında Kürt coğrafyasında 3 asırlık maddî birikime el koyma ve Kürtleri insan kaynağı/askerî anlamda imparatorluğa dahil etme refleksinin yattığını iddia ediyor yazar). *
Kürt- Ermeni Coğrafyasının Sosyopolitik DönüşümüSedat Ulugana · İletişim Yayınları · 202211 okunma
Gecenin Şövalyesi Philip Marlowe
Puan vermedi·270 syf.··
2024 5. kitabı
Dedektif/polisiye çok tutmadığım bir tarz olmasına rağmen, akıcı dili ve sıkmayan tarzıyla "Büyük Uyku" okunmaya değer bir kitap. Artık son günlerini yaşamakta olan kötürüm ama zengin işadamı Albay Sternwood'un başı, iflah olmaz 2 kızıyla derttedir. Özellikle küçük kızı Carmen ile ilgili kendisine şantaj yapıldığı için özel dedektif Philip Marlowe ile "günde 25 dolar ve diğer masraflar" karşılığında mütevazı bir anlaşma yapar. Her dedektif hikayesinde olduğu gibi sonunda "topluca" çözülüp kafamızı "aydınlatacak" olan cinayet ve entrika ağını atlıyorum çünkü bir kitapta konudan çok onun işlenme tarzının önemli olduğunu düşünüyorum. İşte Büyük Uyku'yu sıradan dedektif romanlarından ayıran da yazarın üslubunun rahatlığı ve hikayenin "yağ gibi" akması. Okurken sürekli olarak "Sinema için yazılmış bir senaryo gibi adeta" diye düşündüm. Nitekim 1946 ve 1978'de 2 kez filmi çekilmiş. İlkinde efsane Humprey Bogart oynuyor. Bunu bir türlü bulup izleyemedim, Bogart'sız 2. versiyonu ise izlemeye tenezzül etmedim. Fakat anladığım kadarıyla ikisinde de orijinal senaryoya sadık kalınmamış, ki en tahammül edemediğim şeydir, Truva filminde ölmesi gereken Paris (Orlando Bloom) ölmediğinden beri kitaptaki orijinal hikayeyi ihlal eden film senaryolarından nefret ediyorum. Kitaba dönelim... Eserin sonunda (Alfa Yayınları versiyonunu okudum, gayet iyi, yazım ve imla yanlışı yok gibi bir şey) kitabı çeviren Fatih Özgüven'in bir sonsözü var, çok hoş. Kahramanımız Philip Marlowe, hayatın ve insanların kötülüğünü bilen, görmüş geçirmiş, kimseye güvenmeyen; istese büyük paralar kazanabilecek biri olmasına rağmen hâlâ ahlâkî prensiplere ve ideallere sahip, Amerikan toplumunun "son büyük kahramanları" kuşağındandır. Sert bir yönü olmasına rağmen, örneğin Dashiel Hammett'ın kahramanı Sam Spade
Büyük UykuRaymond Chandler · Everest Yayınları · 2010169 okunma
Erivan Radyosu: Kürt Kültür Rönesansı
10/10
·232 syf.··
Beğendi
·
2024 3. kitabı
Bu, Kürtlerin sayıca en az oldukları coğrafyada yapılan bir radyo yayınının çok daha kalabalık Kürt nüfusuna sahip ülkelerdeki millî bilinci nasıl etkilediğinin hikayesidir... SSCB'ye bağlı Ermenistan Cumhuriyeti'nde yayın yapan Erivan Radyosu, 1955'te günde 15 dakika Kürtçe yayın yapmaya başlar (Süre zamanla bir buçuk saati bulacaktır). Radyoda Kürtçe programları hazırlayanların çoğu Ezidi Kürt kökenlidir. Amaç diğer ülkelerdeki Kürtleri kışkırtmak falan değildir, Kürtlere özgü bir durum da değildir zaten bu, SSCB'nin tüm azınlıkların kültürüne ve folkloruna yönelik hoşgörüsünün sonucudur. Nitekim Kürtçe yayının ciddi bir bölümünde sosyalizm propagandası yapılır. Fakat bazen özellikle Kürt dengbêjlerinin kilamları da yayınlanır. Radyo çalışanları yüzlerce Kürtçe eseri derleyerek Fonda Zêrîn (Altın Arşiv) denen çok değerli bir müzikal arşiv oluştururlar (Sosyal mecralarda sık sık rastladığınız Kürtçe stranların çoğu bu arşiv sayesinde yok olmaktan kurtarılmış eserlerdir). Kürtçe yayın sosyalizm propagandası ve Kürtçe stranlar ile sınırlı olsa da özellikle Türkiye'de yayını dinleyen Kürtlerin ortak bir duyguda birleşmesi ve Kürt kimlik bilincinin oluşması anlamında çok güçlü bir etkisi olur. Yaşadıkları ülkede dilleri kamusal alanda yasaklanan Kürtler, ana dillerini başka bir ülkenin radyo yayınında duyunca karmaşık duygular yaşarlar haliyle. Sürekli olarak herhangi bir tarihleri ve kültürleri olmadığı propagandasıyla hor görülmeye alıştırılmışken Erivan Radyosu'nun tam tersini ıspatlaması, kendilerini değerli hissetmelerini sağlar. 1955-1980 arasında süren Kürtçe radyo yayını, ilerleyen süreçte Kürt ulusal bilincinin güçlenip özgüven kazanmasında ilk zamanlarda tahmin edilemeyecek ölçüde etki eder. Ve bunu sadece Kürtçe müzik yayını yaparak başarır. Kitap akademik
Kimliği Terennüm EtmekKamran Elend · İletişim Yayınları · 202110 okunma
BAŞROLDE PARİS... En etkileyici son cümle.
Puan vermedi·352 syf.··
2023 59. kitabı
Helene Grandjean, taşradan Paris'e taşınır taşınmaz eşini genç yaşta kaybetmiş ve erinlik çağındaki kızıyla yaşam mücadelesine atılmış gururlu ve ağırbaşlı bir kadındır. Her şey kirada kaldıkları evin de sahibi olan Dr. Henri Deberle ile yakınlaşmaları ile başlar... Fransız ve Rus romanlarının olmazsa olmaz konusu olan "yasak aşk" mevzuunu hızla geçip biraz karakter analizi yapmak istiyorum. Helene'in kızı Jeanne'ın şahsında hırslı, kıskanç, tutkulu bir minik kadını; Mösyö Rambaud'da vefakar, olgun, sabırlı erkeği; Fetü Ana'da ise her türlü çirkin kişilik özelliğine sahip tiksinilesi yaşlı bir insan profili görüyoruz. Roman, Rougon-Macquart serisinin en popüler romanlarından ikisi olan Meyhane ve Nana arasında bir çeşit "dinlenme durağı" olarak tanımlansa da ben o vıcık vıcık Nana'dan daha çok beğendim bu eseri. Romanın olay örgüsü arasına yedirilmiş Paris tasvirlerinin uzun uzun yapıldığı birkaç bölüm var. Aslında romanın baş karakteri Helene veya Henri değil, Paris şehrinin kendisi diyor insan bu bölümleri okuyunca. Şehrin mimari yapıları, tarihsel kuleleri uzun uzun anlatılıyor. İstanbul'un silüetinin Batılı versiyonu diyesi geliyor insanın. Şehre çöken sisin anlatıldığı bir bölüm var mesela, yaşadığım şehirde çok sevdiğim sisli Aralık ayında okuduğum için hoş bir tesadüf oldu, çok etkiledi beni. Ama özellikle kitabın sonundaki karlı Paris tasviri muhteşem. Okurken ne kadar sinematografik bir bölüm olduğunu, Zola'nın doğayı gözleme konusunda nasıl usta (natüralist kelimesinin hakkını veren) bir yazar olduğunu anlıyorsunuz. Canlandırıyor resmen o karlı sahneyi gözünüzde, soluk soluğa kalıyorsunuz. Ah bir de o insanın yüreğine taş gibi oturan son cümle olmasaydı! Bundan daha etkileyici bir son cümle okuduğumu hatırlamıyorum doğrusu. NOT: Spoiler vermiş olabilir
Bir Aşk SayfasıEmile Zola · Yordam Edebiyat · 20203,044 okunma
Reklam