Bir an gözgöze baktık. Birbirimize uzun uzun konuştuk gibi oldu. Birbirimizi çıplak gördük gibi oldu. Yaralarımızı pansuman yaptık gibi oldu.
Elimi kaldırdım, omuzuna koydum. Dokundum. Elim dünyanın en sıcak eliydi o an, omzu dünyanın en sıcak omzu. Elini elimin üstüne koydu. Bana dokundu.
“Teşekkür ederim” diye fısıldadı tekrar. “Sen çok yaşa emi!”
Gülümsedim. O da bana gülümsedi. Onun yüzünde Yaseminler, benim kalbimde müthiş bir ferahlık çiçeklenmişti. Otobüsten inerken, ne kolaymış diye geçirdim içimden, ne kolaymış tükürmek çiğnenemeyecek olanı.
Dışarı çıkınca huzurla gökyüzüne, Öbek Öbek toparlanan yağmur bulutlarına baktım. Dünya, dedim kuyuysa bile, ille de düşecek değiliz ya!
Niye susar da peki insan, neden başını öte yana çevirirdi? İçindeki İblisten değil, dışındakilerden korktuğu için. Yanlış mahcubiyetler yüklenmeye talimli olduğu için. Başkalarının acısından muaf kalabilecegini sandığı, felaketlerin bulaşıcı olduğunu anlamadığı için..Başını öte yana çevirip susar ve kendinden hem bir cehennem hem de bir cehennem zebani yaratırdı. Sonra o cehennemde kendi de yanardı.
“ Yanında iyi biri olmayı hayal ettiğin, senin için doğru kişidir” dedi içimden bir ses. Kendimle aracısız konuşmak hoşuma gitti, eski bir dostu görmüş gibi gülümsedim.
Zaman diye bir şey olmadığını, kalbin saatinin yalnızca olmuşla olmamışa ayarlandığını böylece anlamıştım. Evet, olmuşsa bir defa, sahiden olmuşsa, zamanı ne fark ederdi? Kalpte bir yıl bir saniye, bir saniye bir ömür demek değil miydi?