Kuzuların büyük yırtıcı kuşlardan hoşlanmamaları tuhaf görünmüyor: Yine de bu bize kuzuları kapıp götürüyorlar diye yırtıcı kuşları kınama gerekçesi vermez. Peki ya kuzular kendi aralarında şöyle dese: "Bu yırtıcı kuşların hepsi şeytan; o halde yırtıcı bir kuşa en az benzeyen, onun tam karşıtı olan biri, yani bir kuzu, iyi biri olmaz mı?" Bu idealin oluşturulmasında kusur bulmanın anlamı yok; muhtemelen yırtıcı kuşların buna biraz alaycı şekilde şöyle demeleri hariç: "Onlardan hiç de hoşlanmıyor değiliz, hepsi iyi kuzular; hatta onları seviyoruz: Hiçbir şey yumuşak bir kuzu kadar lezzetli olmaz."
Güçten kendini güç olarak ifade etmesini, bir yenme arzusu, bir alt etme arzusu, bir efendi olma arzusu, bir düşmana, direnişe ve zafere susamışlık olmamasını istemek, zayıflıktan kendini güç gibi ifade etmesini istemek kadar saçmadır.
Varoluştan en büyük verimi almanın sırrı ve en büyük mutluluk, tehlikeli şekilde yaşamaktır. Şehirlerinizi Vezüv Yanardağı’nın eteklerine kurun! Gemilerinizi keşfedilmemiş denizlere yollayın! Akranlarınızla ve kendinizle savaş içinde yaşayın.
Nasıl yeniden "kendimizi bulabiliriz?" İnsan nasıl "kendini tanır?" O, karanlık ve üstü kapalı bir varlıktır. Yabani tavşanın yedi kat postu varsa, insan yetmiş kere yedi kat deri değiştirip yine de "İşte gerçek sen; bunun altında başka bir deri yok artık" diyemeyebilir.
Oysa bu çağın yurttaşı olmadığını hissedenler, nasıl da umut dolu olmalılar! Eğer bu çağın yurttaşı olsalardı, "zamanlarını öldürme" işine el atmaları gerekirdi ve -yurttaş olarak- kendileri de böylece çürüyüp giderlerdi. Ama kendini bu çağın yurttaşı hissetmeyenler, bunun yerine, daha iyi bir zamanı hayata geçirmeyi ve kendileri de bu hayatın içinde yaşamayı dileyebilirler.