ey kasıldıkça karnımda kırlangıçlar kanatan siz ne süreyim ellerimin ney’ine sizi anlatabileyim?
yetmez mi size bıraktığım bu katran sözler yetmezmiş gibi durmayın benim önümde yoruldum sizi içimle seyretmekten
b e n i k a l b i n i z d e n i n i n i z !
kimse bilmedi bir ömrün neden heba edildiğini kırbacın çıkardığı sesten duyulan endişe kalbimi neden incitti kimse bilmedi yaprak konuştu hüznün hecesine açıldı yüzüm mürekkep iç çekti kâğıda döküldü ölüm gittikçe büyüdü tene işlenmiş vedâ perdesi lekesi oldu içte dağlanan dilimin ben bana ayrılan ürkek harflerle susma minderine bağdaş kurdum o zaman kalbimi söyleyecek bir cümle bekledim inciden!
ey yalanı yaydıkça büyüyenler bütün bunlar bir ömrün felaketidir bilin çünkü sizdiniz tebessümü bir azaba dönüştüren kalbe dökülen her sözün önüne siz geçtiniz bilmediniz zaman hangi perdeden konuşur hangi sözün kefareti yoktur bilmediniz kör ettiniz ruhumda süzülen laleyi devrileyim diyeydi çünkü bütün marifetiniz!
kimse “ne oldu?” demesin şimdi bana her şey ölüm kadar ortadayken bir levhanın kütüğüne yazılıyken her şey herkes sırtıma işlediğim kuyudan bana baksın ölmek için söyleyecek sözüm yok!
görüyorsunuz içimi tekmeleyen kasırganın kahrını görüyorsunuz işte iliğimdeki günaha dayanmıyor çamurun sabrı!
biliyorum gitmem lazım biliyorum aynaya hapsedeceksiniz beni