Nietzsche, dinin, güçlü olanları aldatmak üzere güçsüzlerce uydurulduğunu; Marks ise, bunun tersini iddia etmiştir. Dinin “uydurulmuş” olduğu farzedildiği takdirde Nietzsche’nin görüşü Marks’ınkinden
daha ikna edici görünüyor. Çünkü güçsüzler, ezilmişler, kabiliyetleri daha az olanlar eşitlik, hürriyet ve aynı değerde olma isteklerini ancak ve ancak dinî esaslara istinad ettirebilmişlerdir. Dinden başka her şey
ve hatta ilim, insanların, eşitsizliğini ısrarla teyit ediyordu.
İnsanların eşitliği ve kardeşliği, ancak ve ancak insanı Tann’nın
yaratması durumunda mümkündür. İnsanların eşitliği manevi bir gerçektir; tabu (fizikî veya entellektüel) bir gerçek değil. Bu eşitlik insanın ahlâkî değeri olarak, insan haysiyeti olarak, insan şahsiyetinin vazgeçilmez değeri olarak mevcuttur. Diğer taraftan insanlar fizikî, İçtimaî ve akıl sahibi varlıklar olarak, topluluk, millet, sınf veya siyasî bir sistemin üyeleri olarak daima çok eşitsizdirler ve bu
gerçeğe göz yummak beyhudedir. İnsanın ruhî tarafını tanımazsanız, insanların eşitliğinin dayandığı yegâne esası kaybedersiniz.