“Elodin Hoca,” dedim nefes nefese. “Size kısa bir soru sormam mümkün mü?”
“İstatistiksel olarak sorman pekâlâ mümkün,” dedi, kapıyı parlak pirinç bir anahtarla açarken.
“Peki öyleyse bir soru sorabilir miyim?”
“Bilinen herhangi bir gücün seni engelleyebileceğinden şüpheliyim.”
Saçımı nazikçe okşadı ve bu daha da çok ağlamama sebep oldu. Birinin saçlarımı sevecen bir dokunuşla en son ne zaman okşadığını hatırlamıyordum.
“Biliyorum,” dedi yine. “Yüreğinde bir taş var ve bu bazen çok ağır geliyor. Ama onun yükünü tek başına taşımak zorunda değilsin. Bana gel. Ben halinden anlarım.”
Vücudum kasıldı ve ansızın o erik tadı bir defa daha ağzıma doldu. “Annemi çok özlüyorum,” dedim konuştuğumu bile fark etmeden. Sonra başka bir şey söylememek için dudaklarımı sımsıkı kapadım. Dizginlerine karşı koyan bir at misali dişlerimi sıktım ve başımı iki yana salladım.
“Bana açılabilirsin,” dedi Auri nazikçe.
Yine sarsıldım, erik tadı aldım ve sözcükler ağzımdan ardı ardına dökülmeye başladı. “Konuşmadan önce şarkı söylediğimi anlatırdı. Ben daha bebekken beni kucağında tuttuğu zamanlarda mırıldanma huyu varmış. Şarkı falan da değil hani. Kısacık melodiler. Yatıştırıcı bir ses. Sonra bir gün beni kampta gezdirirken o melodiyi aynen taklit ettiğimi duymuş. İki oktav daha yüksek sesle. Tiz bir mırıltı. Bunun ilk şarkım olduğunu söylerdi. Şarkıyı karşılıklı söyleyip durduk. Yıllarca.” Boğulur gibi oldum ve dişlerimi sıktım.
“Açılabilirsin,” dedi Auri yavaşça. “Açılman çok doğal.”
“Onu bir daha asla göremeyeceğim,” dedim hıçkırarak. Sonra da iki gözüm iki çeşme ağlamaya başladım.
“Her şey yolunda,” dedi Auri usulca. “Yanındayım. Güvendesin."
Kadının dönüp bara gitmesini izledim. Üniversite’de öğrenciyse yeniydi. Birkaç günden fazla zamandır burada olsaydı kasabadaki tüm güzel kızların çetelesini tutan ve saf bir hevesle peşlerinden koşan Sim’den haberini alırdım.