Tarihçi titreyen bir elle uzanıp kolyenin ipi kavradı. “Peki sen ne elde edeceksin?” diye kuru bir fısıltıyla sordu. “Tüm bunlardan kazanmak istediğin nedir?”
Bast bu soruya hazırlıksız yakalanmış gibiydi. O akıcı zarafetini kaybederek kısa bir süreliğine hareketsiz ve şaşkın durdu. Sanki her an gözyaşlarına boğulabilirdi. “Ne mi istiyorum? Reshimi geri istiyorum.” Sesi alçak ve titrekti. “Onu eskiden olduğu gibi görmek istiyorum.”
Bast’ın gözleri artık yıldırımın o solgun mavi beyaz rengindeydi. Sesi sıkı ve haşin çıkıyordu. “Ve de gece göğünün ve hiç durmayan ayın üzerine yemin ederim: Ustamı ümitsizliğe sürüklersen seni ortadan ikiye yarar ve bir çocuğun önündeki çamur birikintisiyle oynaması gibi içindekileri etrafa saçarım. Bağırsaklarından keman yapar, sana onu çaldırırken ben de önünde dans ederim.”
“Denna vahşi bir şey,” diye açıkladım. “Bir burçin ya da bir yaz fırtınası gibi. Fırtına evini yıkarsa ya da bir ağacı devirirse ona acımasız diyemezsin. Zalimdir, hepsi o. Tabiatının gerektirdiği gibi davranmıştır ve maalesef bir şeyler zarar görmüştür. Aynı şey Denna için de geçerli.”
Yine de bir iki kez gözünden yaş aktığı oldu. Fakat bunlar asla kaybettiği ya da terk ettiği erkekler için değildi. Gözyaşlarını hep kendisi için akıtıyordu, çünkü içinde zarar görmüş bir şey vardı. Bu şeyin ne olduğunu bilmiyor ve sormaya da cesaret edemiyordum. Onun yerine acısını azaltmak için ne gerekiyorsa söylüyor ve gözlerini dünyaya kapamasına yardımcı oluyordum.