Olabildiğince süratle oradan ayrıldım. Neyden kaçtığımı bilmiyordum, tabii o şey insansa o başka. Çok iyi öğrendiğim bir ders de buydu: İnsanlar acı anlamına geliyordu.
Zihnimizin sahip olduğu en büyük beceri belki de acıyla başa çıkmaktır. Klasik yaklaşım bize herkesin ihtiyacı doğrultusunda geçtiği dört kapı olduğunu öğretir.
Birinci kapı uykudur. Uyku bize dünyadan ve onu dolduran tüm acıdan kaçabileceğimiz bir sığınak sağlar. Bir insan ağır yaralandığı zaman genellikle kendinden geçer. Aynı şekilde travmatik haberler alan birinin bayıldığı olur. Zihin ilk kapıdan işte böyle geçerek kendini acıdan korur.
İkinci kapı unutmaktır. Bazı yaralar kısa zamanda kapanamayacak, hatta belki de asla iyileşemeyecek kadar derindir. Ayrıca bazı anılar o kadar azap vericidir ki onlara alışmak mümkün değildir. “Zaman tüm yaraları iyileştirir,” sözü yanlıştır. Zaman çoğu yarayı iyileştirir. Geri kalanlar bu kapının ardında saklıdır.
Üçüncü kapı deliliktir. Bazen insanın aklı öyle bir darbe alır ki kendini delilikte saklar. Bu ilk bakışta faydalı gözükmese bile öyledir. Gerçekliğin acıdan başka bir şey getirmediği zamanlar vardır ve bu acılardan sakınmak için zihnin gerçekliği geride bırakması gerekebilir.
Dördüncü kapı ölümdür. Son sığınak. Öldükten sonra bizi hiçbir şey incitemez. Ya da en azından bize öyle söylenir.
El arabasını odunla doldurmayı sürdürürken durmak üzere olan bir makine gibi hareketleri giderek yavaşladı. Sonunda tamamıyla durdu ve uzunca bir müddet taş gibi kıpırtısız bekledi. Ancak o zaman soğukkanlılığını kaybetti. Kendisini görecek kimse olmamasına karşın yüzünü ellerinin arasına sakladı ve dalga dalga gelen ağır, sessiz hıçkırıklarla vücudu sarsılırken sessizce ağladı.
Umarım o son birkaç saatlerini iyi geçirmişlerdir. Umarım ateş yakmak ya da yemek için sebze doğramak gibi sıradan işlerle zamanlarını boşa harcamamışlardır. Umarım sık sık yaptıkları gibi beraber şarkı söylemişlerdir. Umarım arabamıza çekilip koyun koyuna vakit geçirmişlerdir. Umarım
işleri bitince birbirlerine yakın yatarak usulca havadan sudan konuşmuşlardır. Umarım son anlarına kadar birbirlerini sevmekle meşgul olmuşlardır.
“Baban gösterdiğinden fazlasını bilir,” dedi annem. “Ayrıca açığı varsa bile bunu cazibesiyle kapatır ve bu şekilde idare edip gider.” Beni çenemden tutup yüzümü kendisininkine doğru çevirdi. Gözleri, gözbebeğinin etrafındaki altın sarısı ince bir halka hariç yemyeşildi. “Sen de onun gibi idare edip gitmek mi istersin, yoksa beni gururlandırmak mı?”