Olgunluk çağındaki bir adam hiç kuşkusuz bir çocuktan güçlüdür, ama yaşlanıp kasları pörsüyünce, delikanlı çarçabuk soluğunu kesebilir onun. İşte şimdi bizim karşımızda sadece yaşlılıktan pörsümüş kaslar değil, felcin gittikçe yayıldığı bütün bir organizma var.
Aslında olanlar neydi? Henüz hemcinslerini öldürmekte ustalık kazanamamış insanlar, ölüm meydanlarına itilmişler ve bu insancıklar, çevrelerini saran ölüm korkusu içinde hücuma kalkmışlar, gözleri dönmüş bir halde ve ne yaptıklarının farkında bile olmaksızın birbirlerine vurmuşlar, birbirlerini kesmişler, biçmişler, atlarıyla birlikte sakatlanmışlar ve içlerinden birinin vurulup ölmesi üzerine de ters yüzü dönüp kaçmışlardı. Maneviyatları kırılmış olarak, ruhen çökmüş olarak kaçmışlardı.
İşte kahramanlık destanı denilen şey!
Albay, ulusal gururu okşayacak kelimeler seçmeye çalışarak daha bir sürü laf etti. Ne var ki, Kazakların gözleri önünde canlanan tablo, ayaklarının dibine devrilen hışır hışır, ipek düşman sancakları değil, karmakarışık olan kendi hayatları, karıları, çocukları, sevgilileri, toplanmamış ürünleri ve başı dertli bıraktıkları yetim köyleriyle ilgili bir tabloydu.