Güneş, uçsuz bucaksız kum tepelerinin arkasına çekilirken gökyüzünü turuncudan kızılın en koyu tonlarına boyuyordu. Rüzgar, kum tanelerini savurarak adeta çöle fısıldıyordu. Herkes çölü sadece yakıcı sıcaklığıyla bilirdi ama asıl büyü, günün geceye devrolduğu o kısa anda saklıydı: Çöl ışığı.
Şeho, develerin yükünü kontrol ettikten sonra çadırın önüne oturdu. Yıllardır bu kervan yollarındaydı, kalbini her zaman yoran o derin sessizliğe ve hayatın yüküne sadece bu saatlerde katlanabiliyordu. Tam o sırada, kızıl gökyüzünün altında, kum tepelerinden birinin zirvesinde bir parıltı gördü. Bu ne bir fener ışığıydı ne de yıldızların yansıması. Kumların içinden göğe doğru yükselen, altın sarısı, yumuşak bir ışık hüzmesiydi.
İhtiyar kervanbaşının yıllar önce anlattığı efsane geldi aklına: “Çöl ışığı herkese görünmez evlat. O, sadece yorgun ruhların yolunu aydınlatmak için doğru zamanda parlar.”
Şeho yerinden kalktı, adımları neredeyse kendiliğinden o ışığa doğru yöneldi. Kumlara batıp çıkarak tepenin zirvesine ulaştığında, ışığın merkezinde durdu. Garip bir şekilde, çölün o amansız soğuğunu hissetmiyor, içini ısıtan bir huzur kaplıyordu göğsünü. O ışığın içinde geçmişin tüm yorgunluğu, hayal kırıklıkları ve kalbindeki o ağır yük bir anlığına hafifledi. Çöl, ona yalnız olmadığını fısıldıyordu.
Işık yavaşça solup yerini gecenin lacivert karanlığına ve parıldayan milyonlarca yıldıza bırakırken, Şeho kervana doğru geri döndü. Artık adımları daha hafifti; çünkü biliyordu ki, en karanlık gecede bile çölün ışığı bir yerlerde saklı kalacak ve zamanı geldiğinde yeniden parlayacaktı.