Liberalizm yağmacıya bunu yapmaya hakkı olduğu yanılsamasını veriyor. Yağma ekonomisine bir sınır, ahlaki bir had, bir düzenleme getirilmesi istenmiyor. Benlik pazar ekonomisinin kıvamına büründüğünde, kıymetini tayin eden şey içsel niteliği değil pazarda kaç akçe edeceği oluyor. Karşımdaki insan bana ne kazandırır, benim dünyevi amaçlarıma ne ölçüde hizmet eder diye baktığımda onu pazar albenisi üzerinden miyara vuruyorum. Mal dolaşımında tedavüle girecek kadar kıymeti var mı? Yoksa, at sepete!
zira biz anlam arayan varlıklarız. Neyin önemli olup neyin olmadığını bilemezsek çölde yolunu yitirmiş avare seyyahlar gibi aç ve susuz kalacağız. Bizi saldırgan ve rekabetçi canavarlar olarak tanımlayan bir bilim de yönünü yitirmiştir.
Rekabet kültüründe herkes kaybedendir. Kaybedenler kaybeder, kazananlar görünüşte kazanır. Ruhların bu esir pazarında, yarışmaya dahil olmak zaten kaybetmektir. Kazanan rahatlayamaz bir türlü, nasıl rahatlasın ki? Ya birileri onun mevkisine tırmanır da o makamı elinden alıverirse? Devamlı bir statü endişesi. Ya kaybedersem? "Zafer ve sükunet aynı evde oturmaz," demiş Montaigne.
Dünya kendi kapalı zihinlerimizden, hatıra ve kanaatlerimizden çok daha büyük. Herkesin kendi gerçekliği var. Kendi değerlerimizin kıymetini bilirken, başka insanların düşüncelerine de saygı duyabiliriz.