Bazı kitaplar okunur, bazıları anlaşılır; fakat bazı eserler vardır ki insanı okuyan da odur. Füsûsü’l-Hikem böyle bir metindir. Sayfaları çevirdikçe insanın zihni değil, varlığı sınanır. İbnü’l-Arabî burada kelimeleri yalnızca anlam taşımak için değil, hakikatin kapılarını aralamak için kullanır. Her fas, bir peygamber hikmeti üzerinden insanın kendi hakikatine tutulmuş bir aynadır; okuyan kişi çoğu zaman metni değil, kendi idrakinin sınırlarını görür. Bu yüzden Füsûs okunmaz, içine girilir; anlaşılmaz, ona doğru yürünür. Ve insan bir noktada şunu fark eder: Bu eser akla hitap etmekten ziyade, aklı yerinden edecek kadar derin bir hakikatin eşiğinde durur.
Bu eser üzerine birkaç söz daha söylemek gerekirse: Füsûsü’l-Hikem, tasavvuf düşüncesinin yalnızca bir metni değil, aynı zamanda bir zirvesidir. İbnü’l-Arabî, peygamberlerin her birini ayrı bir “hikmet mührü” olarak ele alır ve onların temsil ettiği hakikati metafizik bir bütünlüğün içinde yorumlar. Bu yönüyle kitap, klasik anlamda bir tefsir ya da tasavvuf risalesi değildir; varlık, insan ve ilâhî tecellî arasındaki ilişkiyi sembolik ve derin bir dil üzerinden çözmeye çalışan bir irfan metnidir. Okur burada yalnızca bilgi edinmez; kavramların ardındaki manayı sezmeye davet edilir. Bu yüzden Füsûs, hızlı okunacak bir kitap değil, üzerinde durulacak, tekrar tekrar dönülecek bir metindir.
Nitekim asırlardır bu eser üzerine onlarca şerh yazılmış olması da bunun göstergesidir. Çünkü Füsûs, ilk bakışta birkaç sayfalık bir metin gibi görünse de her cümlesi kendi içinde katmanlar barındırır. Bir paragraf bazen uzun bir düşünce geleneğini içinde saklar. Bu nedenle eseri okumak çoğu zaman bir metni anlamaktan çok, bir irfan geleneğiyle temas kurmak anlamına gelir. Belki de bu yüzden Füsûs’la karşılaşan herkes aynı şeyi