Biz toplum olarak aşktan utanırız. Ona müstehcen bir şey muamelesi yaparız. Ve bu durumu gönülsüzce kabulleniriz. Adını anarken bile dilimiz sürçer, yüzümüz kızarır... Aşk hayatlarımızdaki en önemli şeydir, uğruna savaşacağımız, hatta öleceğimiz bir tutkudur ama buna rağmen adlarına mesai harcamaya isteksizizdir. Hâlbuki onu akıcı ve hoş bir sözcük dağarcığı olmadan dolaysız bir şekilde dillendiremeyiz de düşünemeyiz de.
Aksi yöndeki sayısız kanıta rağmen, aileyi hâlâ aşkın, sevginin ilkokulu kabul ederiz. Nasıl seveceğini aile hayatında öğrenmemiş olanlarımızdan sevgiyi romantik ilişkilerinde deneyimlemeleri beklenir. Ne var ki bu sevgi sıklıkla elimizden kayıp gider. Nihayetinde koca bir ömrü kök ailemizde ve devamında ne yapmamız, nasıl yaşamamız gerektiğini hiç bilmediğimiz ilişkilerde gördüğümüz ilgisizliğin, zalimliğin ve sevgisizliğin her hâlinin ruhumuzda açtığı yaraları onmaya çalışmakla tüketiriz.
Kadınla erkeğin tamamen farklı duygusal evrelerde yaşayan mutlak zıt varlıklar oldukları görüşü doğru olsaydı, erkekler hiçbir zaman aşk konusunda yüksel otorite olamazlardı.