Keşke gözyaşlarımı utanmadan yanağımda gezdirebilseydim, bir bahar yağmurunun yapraklar üzerinde süzülüşü misali. Özgürce koklayabilseydim çiçekleri, bir âşığın gülün ruhunu içine çekmesiyle. İçimdekileri dökebilseydim, bir nehrin çağlayarak denize kavuşması kadar hesapsız. Lakin kalbim, demir bir kafese hapsedilmiş kuş, her çırpınışta kanatları yalnızlığın soğuk tellerine değiyor. Sözcüklerim dudaklarımda yaralı kelebekler; ne gökyüzüne kanatlanıyor, ne bir omza konabiliyor.
Geceler boyu içimde birikenler, göğsümde bulutlar kadar ağır, ama bir türlü yağmur olamıyor. Aynaya bakıyorum bazen; gözlerim, fırtınayla yitip gitmiş bir limanın dalgaları, ne kıyıya varıyor, ne sakinleşiyor. Hayallerim vardı, yıldızlar misali parıldayan hayaller… Şimdi tozlu bir kütüphanede, ciltleri solmuş kitaplar kadar unutulmuş. Okumaya korkuyorum, zira her satırında aynı hüzün, aynı sessiz çığlık bekliyor.
Dünya dönüyor, insanlar gülüyor, sokaklar bahar şenliği kadar cıvıl cıvıl. Ama ben, cam bir fanusta, hayatın renklerine dokunamayan bir gölgeyim. Sesler, kokular, dokunuşlar fanusun ötesinde; ben ise yalnızlığıma zincirlenmiş bir mahkûm. Keşke bir an hafifleseydim, sonbahar yaprağı dalından kopup rüzgâra karışırkenki gibi. Keşke bu sızı, bu bitmeyen keder, bir martının kanadına tutunup ufka uçsaydı.
Ama ne mümkün… Düşünmekten yaşamayı unuttum. Ben kendime en büyük zincirim. Özgürce bahçelerde süzülen rüzgarın bir an duvara çarpıp dağılması gibi engelim kendime, bir şeyleri eksik bırakıyorum. Çiçekler soluyor, gökyüzü kadife bir örtüyle kararıyor, ben sadece izliyorum; kalbi kırık bir ozan, elleri boş. Yalnızlık, eski bir dost, ama bir cellat kadar acımasız. Her adımda fısıldıyor: “Nereye, kimin için?” Ben, yitik bir sandal, dalgalara kapılmış, susuyorum. Gözyaşlarım içime akıyor, bir