Bazı kitaplar vardır; hikâye anlatmaz, yol göstermez, hatta teselli bile etmez. Sadece sessizce yanına oturur ve senin saklamaya çalıştığın düşüncelerle konuşur. Çürümenin Kitabı benim için tam olarak böyle bir karşılaşma oldu. Okurken bir olayın peşinden gitmedim; aksine kendi içime doğru yavaş yavaş çözüldüm. Cioran’ın kısa, keskin ve yer yer acıtan cümleleriyle ilerledikçe, sanki uzun zamandır adını koyamadığım bir duyguya dokunuyormuşum gibi hissettim.
Bu kitapla arama tuhaf bir yakınlık girdi. İlk sayfalarda yabancılaştım, hatta biraz ürktüm; ama sonra fark ettim ki Cioran aslında insanın kimseye itiraf edemediği düşünceleri fısıldıyor. Varoluşun anlamsızlığına bakışı, umut ve inançla kurduğu mesafe, hayatın küçük kırılmalarını bile büyüten o karanlık sezgisi… Hepsi bir noktadan sonra yormaktan çok tanıdık gelmeye başladı. Okurken sık sık durup sayfayı kapattım; çünkü bazı cümleler yalnızca okunmuyor, insanın içinde bir süre kalmak istiyor.
Cioran’ın dili garip bir şekilde hem sert hem zarif. Bir cümlede insanı uçuruma yaklaştırırken, diğerinde o uçurumun manzarasını gösteriyor. Bu yüzden Çürümenin Kitabı benim için hızlıca bitirilecek bir kitap olmadı; azar azar, sindire sindire, bazen sadece birkaç sayfa okuyarak ilerledim. Çünkü hissettim ki bu metin, okunmaktan çok yaşanmak istiyor.
Bitirdiğimde kendimi iyi hissetmedim belki, ama tuhaf bir açıklık kazandım. Bazı kitaplar iyileştirmez; yalnızca aynayı tutar. Cioran’ın yaptığı da buydu: içimde sessizce çürüyen, adını koyamadığım düşünceleri görünür kılmak.