“İNSAN hayatta olduğu için ev yapar, ama ölümlü olduğunu bildiği için kitap yazar. Sürü halinde yaşadığı için topluluk içinde oturur, ama yalnız olduğunu bildiği için okur. Bu okuma ona, başka bir arkadaşlığın yerini almayan ama bir başka arkadaşlık tarafından da yeri doldurulamayacak bir yoldaşlık sağlar. Kaderi üzerine kesin bir açıklama getirmez, ama hayatla onun arasında sıkı bir suç ortaklığı örer. Hayatın trajik saçmalığını aydınlatırken, çelişkili yaşama mutluluğunu anlatan çok küçük ve gizli suç ortaklıklarıdır bunlar. Öyle ki, okuma gerekçelerimiz en az yaşama gerekçelerimiz kadar gariptirler. Ve hiç kimse bize bu yakınlığın hesabını soramaz.”
“Bir daha, bir daha” diyordu içimizdeki çocuk… Büyüdüğümüzde yaptığımız tekrar okumalar bu istekten geliyordu: Bir süreklilikten hoşlanmak ve her defasında onu yepyeni mucizelerle dolu bulmak.”
“Fakat okumayan herkesi a priori olarak potansiyel bir “hödük” veya “alık” olarak değerlendiren sebep-sonuç teorisine katılmaktan da kaçınalım. Yoksa, okumaya ahlaki bir mecburiyet süsü vermiş oluruz ki, bu işin sonu bizi, başkasına devredilemeyen bir diğer özgürlük olan yaratma özgürlüğünü kesinlikle dikkate almayan kimi kriterlere göre kitapların “ahlakiliğini” değerlendirmeye kadar götürecektir. O zaman, ne kadar “okumuş” olsak da hödük biz oluruz. Ve malum, toplumda bu tür hödüklerin hiç eksikliği hissedilmiyor.
Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak, yazma özgürlüğü okuma göreviyle yetinemez.”
“Okuma toplumsal zamanın örgütlenmesine bağlı değildir; o, aşk gibi, bir varolma tarzıdır.
Mesele okumaya vaktim olup olmadığı değil (kaldı ki bu vakti bana kimse vermez), bir okur olma zevkini kendime tanıyıp tanımamamdır.”