Yegane toplumsal tehlike karanlıktır. İnsanlık bir kimliktir. Tüm insanlar aynı
hamurdan yapılmıştır. En azından bu
dünyada, yazgı bağlamında aralarında
hiçbir fark yoktur. Öncesinde aynı karanlık,
yaşam süresince aynı beden, sonrasında
ayni kül. Ama insan mayasına karışan
cehalet onu karartır. Tedavi edilemeyen bu
karanlık insanin içini kaplayınca Kötülük’e
dönüşür.
Ruhumuzun derinliklerinden çıkan hiçbir şey kaderin ihtişamına yönelmiş düşüncesiz ve ölçüsüz özlemler kadar dolaysız ve safiyane olamaz.
Bu özlemler, bir insanın gerçek kişiliğini bütünlük arz eden, mantıklı, birbirleriyle uyumlu düşüncelere oranla daha net bir şekilde ortaya koyar. Bize en çok benzeyen düşlerimizdir. Kişiliğine göre kimi
bilinmeyeni, kimi imkansızı düşler.
Az önce de belirttiğimiz gibi, bilgeliğe ya da çılgınlığa ya da sıklıkla olduğu gibi her ikisine de gömülmüş beyinler yaşamla ilgili olayları çok yavaş algılarlar. Kendi kaderleri kendilerine uzaktır. Bu zihinsel yoğunlaşmadan,
mantıklı olması halinde felsefeye benzeyen bir edilgenlik doğar. İnsan pek farkına varmadan alçalabilir, düşkünleşebilir, inişe geçebilir, hatta çökebilir. Doğrusu bu ya, bu durum her zaman geç kalmış bir uyanışla sonlanır. Bu sırada mutluluğumuz ve bahtsızlığımız arasında oynanan oyunda biz tarafsız kalırız. Söz konusu olan kendi geleceğimiz de olsa oyunu
kayıtsızlıkla izleriz.
Yok edilmesi gereken ve aydınlatılıp izlenmesi gereken şeyler vardır. İyi niyetli, ciddi ve özenli bir gözlem yapabilmek ne büyük bir güçtür! Işığın yettiği yere alev taşımayalım.