Babası tarafından yeterince değerli bulunmamış bir prens, bir yanlış anlaşılmadan dolayı hüküm giyerek sürgüne gönderilir....
Nereden başlasam? Madeline Miller'ın ilk kitabı olmasına rağmen adeta bir ustalık eseri bu kitap. Hiçbir teknik kusur yok. Eksiklik yok. Fazlalık yok. Budur işte dedirtecek bir kitap.
Babasının hor gördüğü çelimsiz bir prens olan Patroclus'un kendini çağının en büyük savaşçısının sevgilisi olması.... Hikaye öyle güzel işlenmiş ki! Açıkçası gerçekten Akhilleus'u Patroclus'un gözlerinden gördüm okurken.
Sanırım okurken en çok hoşuma giden şey hikayenin yumuşaklığı oldu. "Tam olarak burada başladı" diyebileceğiniz bir an yok. Dünyanın en dengeli ilişkisi değil belki, Akhilleus'a da çok kez sinir olmuş olsam da, yazar öyle sağlam iş çıkarmış ki, haksız bile olsa, ona da hak vermiyor değildim. Akhilleus'un öyküsünün nasıl biteceğini biliyordum zaten. Buna rağmen son ana kadar merak ediyordum.
Aslında, kitap bana fazlasıyla Yunan mitolojisindeki Danaë'nin hikayesini hatırlattı. Torunu tarafından öldürüleceğini öğrenen kral, asla hamile kalmasın diye kızını zindana kapatır ve tam olarak bu yüzden Danaë, Zeus'un radarına takılır. Onun gibi bir şey.
Patroclus sevdiği adamın öleceğini bildiğinden en azından buna kendini hazırlayabilmek için ne zaman öleceğini sorar tanrıça annesine Akhilleus'un. Aldığı cevap, aslında Akhilleus'un ölmesinin sebebidir bence. Kehanetin gerçekleşmesini önlemeye çalışırken o kadar çok zaman kaybettiler ki bu zaman zarfında gerçekleşen bir olay o kehanetin gerçekleşmesini zorunlu kıldı. Halbuki "Önce Hektor ölecek." lafını duyup bundan "Hektor ölmezse sen de ölmezsin" anlamını çıkarmasalar, işler tam tersi gelişebilirdi belki.
Yazarın zekası da burada devreye giriyor işte. Adeta bir deha, olayları asla öngöremeyeceğiniz