Şimdi, cebindeki en akıllı telefonun o soğuk camına dokun ve parmağının ucundaki o uçsuz buçaksız illüzyona bir bak.
Bir tıkla dünyayı kurtarıyor, bir tıkla yas tutuyor, bir diğer tıkla ise hiç gitmediğimiz şehirlerin en lüks restoranlarında masaya oturuyoruz.
Dijital birer hayaletiz artık; varlığımız, sunuculardaki birkaç satır kodun bizi ne kadar "beğendiğine" endeksli.
Kendi hayatımızın yönetmeni olurken, başrolü kurguya kurban verdik. Mutluluğumuzu kanıtlamak için fotoğraf çekmekten, o anın tadını almayı unuttuk. Sofradaki yemeğin lezzeti değil, tabağın üzerindeki ışığın geliş açısı doyuruyor ruhumuzu. Çünkü biliyoruz ki, paylaşılmayan bir huzur, bu panayır yerinde yaşanmamış sayılıyor.
Etrafına bak; herkes ne kadar da "kusursuz". Hiç kimsenin mutfağında bulaşık birikmiyor, kimsenin yastığı gözyaşıyla ıslanmıyor ve kimse sabahları o gri, anlamsız boşluğa uyanmıyor. En azından ekranlarda öyle... Oysa o parıltılı ekranlar kapandığında, odadaki sessizlik en ağır küfürden daha çok acıtıyor canımızı. Kendi sesimizden korktuğumuz için, başkalarının gürültüsünü kulaklıklarımızla beynimize zerk ediyoruz.
İronik olan şu ki: Özgünlükten bahseden herkes, aynı fabrikadan çıkmış gibi duran o tek tip "estetik" kaygının kölesi olmuş durumda. Fikirlerimiz bile artık bize ait değil; en çok etkileşim alan sloganın altına imzamızı atıp, buna "düşünce" diyoruz. Birbirimizi kopyalarken, orjinallerimizi tavan arasındaki tozlu sandıklara kilitledik. Anahtarı da çoktan kaybettik.
Şimdi, bu kurgulanmış melankolinin içinde, en derin yaranı bile bir 'reels' videosuna fon müziği yap ve servis et. Acın ne kadar estetikse, o kadar çok alkış alırsın. Unutma; bu sahnede dürüstlük değil, performans prim yapar.