MEĞER 41 OLABİLİRMİŞİM, 1 ANNE OLAMAZMIŞIM...
1998 yılıydı; İstanbul (Çapa) Tıp Fakültesi'nde öğrenci olduğum yıllardı. Doğum servisinde bir gece iki saat kalıp, bu iki saat içinde on iki doğum izlemiştim.
Bir kadının doğum öncesini, doğum anını ve doğum sonrasını gözlemledim. Yaşamımda büyük bir kapıdan on iki pencereli bir odaya girmenin nasıl bir duygu olduğunu anladığım gecedir. O on iki pencere sırayla açıldıkça içeri dolan güneşleri yüreğimde saklamayı hep bildim.
Hep söylerim; kadın cinayetinden ceza almış bir erkek bozuntusuna verilecek en ağır ceza, müebbet ya da idam değildir. Ona gece - gündüz doğum izlettireceksin! O çığlıkları duymaktan rahatsız olacak, o çığlıklar bitip de bir çocuğun mucizevî gelişini gördükçe rahatsız olacak, o doğum sırasında acılar içinde kıvranan kadının "anne" olduğu andaki gülümsemesinden rahatsız olacak, bebeğini eline aldığında ona sarılmasından rahatsız olacak. Her doğum, ona "kadın"ı anlatacak; kendisini de (varsa çocuğunu da), öldürdüğü kadın gibi bir kadının dünyaya getirdiğini anlayacak. Hem de bir değil, bin defa izleteceksin. Sizi temin ederim; "Beni idam edin!" diye yalvaracak... Ama idam etmeyeceksin, anne karnında bir noktanın nasıl bir vücuda döndüğünün belgesel filmini izleteceksin... Hem de bir değil, bin defa izleteceksin. Görecek, o bir saniyede öldürdüğü bedenin, nasıl aylarca saniye saniye şekle girdiğini...
O gece Çapa'da kadınların yüzlerindeki tedirginliği gördüm. Kime dair? Doğacak olan çocuğuna dair... Çocuğunun sağlıklı doğup doğmayacağına dair... O yüzdeki "tedirginliğin" aslında o kadının yüzünden bir ömür boyunca neden gitmediğini, ben o gece anladım. Bosna'da kendisine tecavüz eden erkekten olan çocuğa bile "çocuk" olduğu, "çocuğu" olduğu için sarılabilmesinin nedenini...
O gece Çapa'da kadınların