Tarih, sosyoloji ve polisiye romanlara ilgi duyan bir okur.
Kitapları yalnızca okumak için değil, dünyayı ve insanı anlamak için takip eder. İyi bir kitabın ardından yapılan sohbetleri ise en az kitap kadar değerli bulur. @kitap_alti
Bernadotte.... özetle...
Jean-Baptiste Bernadotte, sıradan bir Fransız askeriyken tamamen yabancı bir ülkenin, İsveç’in Kralı (XIV. Karl Johan) tahtına oturmayı başarmış, askeri tarihin en sıra dışı ve baş döndürücü kariyerlerinden birine sahip İmparatorluk Mareşali'dir. Bugüne kadar uzanan modern İsveç kraliyet hanedanının kurucusu olan Bernadotte, Fransız Devrimi'nin getirdiği kaos ortamında askeri dehası sayesinde hızla yükseldi. Napolyon Bonaparte ile ilişkileri ise her zaman gizli bir rekabet ve gerilim barındırıyordu; bu gerilimin arkasında Bernadotte’un sıkı bir cumhuriyetçi olması kadar, Napolyon’un ilk büyük aşkı ve nişanlısı olan Désirée Clary ile evlenmiş olması da yatıyordu. Siyasi ve kişisel sürtüşmelere rağmen askeri becerisi yadsınamaz olduğu için Napolyon tarafından 1804 yılında ilk Mareşaller listesine dahil edildi.
Hayatının asıl dönüm noktası ise 1810 yılında, bir savaşta esir aldığı İsveçli askerlere gösterdiği insani ve nazik tutumun Kuzey'de yarattığı büyük sempatiyle gerçekleşti. Evlat edinilecek bir veliaht arayan ve taht krizi yaşayan İsveç Parlamentosu, Napolyon'un da rızasını alarak Bernadotte’u veliaht prens seçti. Ancak İsveç topraklarına ayak bastığı andan itibaren geçmişini arkasında bırakan Bernadotte, Fransa'nın bir uydusu olmak yerine tamamen İsveç’in çıkarlarını gözetmeye başladı. Napolyon’un 1812 Rusya Seferi’ndeki büyük lojistik çöküşünü öngörerek karşı safa geçti ve müttefiklerin (Rusya, Prusya, Avusturya) ordularını komuta etti. Eski imparatorunun askeri taktiklerini ve zaaflarını çok iyi bildiği için, 1813’teki Leipzig Muharebesi’nde Napolyon’un yenilmesinde kilit bir rol oynadı. 1818'de resmi olarak tahta geçen ve ülkeyi 26 yıl boyunca barış, tarım ve sanayi reformlarıyla başarıyla yöneten Bernadotte öldüğünde, göğsünde gençlik
Napolyon’un 1812 Rusya Seferi’ne katılan Grande Armée'nin (Büyük Ordu) devasa yapısı, çok uluslu karakteri, yaşadığı lojistik krizler ve değişen savaş dinamikleri şu şekilde anlatılabilir, özetlenebilir....
1812 yılı itibarıyla Napolyon’un emri altında 1 milyonun üzerinde asker bulunmaktaydı ve bu gücün Rusya'yı işgal edecek 615.000 kişilik birinci ve ikinci hat orduları, o dönemin Paris nüfusunu bile geride bırakıyordu. İnsanlık tarihinin o güne kadar gördüğü bu en kalabalık ordu, bünyesinde yirmiden fazla farklı milletten asker barındıran son derece kozmopolit bir yapıya sahipti; öyle ki piyadelerin %48'i, süvarilerin ise sadece %64'ü Fransızlardan oluşuyordu. Ancak ordunun bu aşırı çok uluslu yapısı beraberinde ciddi bir sadakat ve motivasyon problemini getirdi; Fransız gayesine hiçbir bağ hissetmeyen Prusyalı, Avusturyalı veya Portekizli gibi yabancı askerler, seferin sonucuna karşı mutlak bir kayıtsızlık içindeydi ve Napolyon’a şahsi bir bağlılık duymuyordu.
Askeri kalabalığın ötesinde, coğrafi şartlar ve lojistik zafiyetler seferin kaderini daha ilk günlerden itibaren sarsmaya başladı. Rusya'ya giren 250.000 at için yeterli yem tedarik edilememesi, havayı ağırlaştıran sıcaklar ve hayvanların olgunlaşmamış çavdarla beslenmek zorunda kalması yüzünden daha ilk haftalarda 10.000'den fazla at telef oldu. Yağan yağmurlarla birlikte Rusya yollarının çamur deryasına dönmesi, orduyu takip eden binlerce ağır lojistik arabasının ilerlemesini imkansız hale getirerek hareket kabiliyetini felç etti. Napolyon, bu devasa ordunun yayılımı ve hantallığı sebebiyle eski esnek "kolordu sistemini" terk etmek zorunda kalarak daha merkezi bir komuta düzenine geçti. Planı, Niemen Nehri'ni geçtikten sonra bir ay içinde hızlı bir imha savaşıyla Rusları teslim almaktı; fakat subayların
1810, Napoléon için iyi ve kötü gelişmelerin bir arada yaşandığı bir yıl oldu. İmparator, Fransa’yı toprak ve nüfuz bakımından doruk noktasına ulaştırırken imparatorluğun geleceğini kötü etkileyebilecek birtakım hatalar yapmaktan da kaçamadı. Bu hataların büyük bir kısmı dış müdahaleden kaynaklanmıyordu. Keza yaşadığı problemlerin birçoğunda sorumluluk, bugün görmekteyiz ki ona aitti. Örneğin Papa’yı tutuklatmak şöyle dursun kendisiyle alenen tartışmasına bile lüzum yoktu. Hanedan inşası için ittifak arayışlarında aceleci davranması Aleksandr’ı gücendirmiş ve Polonya Krallığı’nı yeniden tesis etmek gibi bir niyeti olmamasına rağmen Çar’ın bu konuda şüpheye düşmesine yol açmıştı. Avusturyalı bir gelinle yaptığı evlilik Schönbrunn Antlaşması’nın ağır barış koşullarını yumuşatmaya yetmeyecekti. Masséna layıkıyla desteklenmeli ya da belki de Portekiz’e hiç gönderilmemeliydi. Hatta belki de Wellington’la kozlarını paylaşmak üzere Portekiz’e bizzat Napoléon’un gitmesi gerekirdi. Güven vermeyen ve gücenmiş durumdaki Bernadotte’un İsveç gibi stratejik önemi haiz bir devletin başına geçmesine müsaade etme kararı hatalıydı. Bir başka hatası, alenen kendisine ihanet eden Fouché’yi cezalandırmamaktı. Benzer şekilde Kıta Sistemi’ne dair ehliyet düzenlemesinin imparatorluk, müttefik devletler ve özellikle de Ruslar nezdinde bir riyakârlık yarattığını görmesi gerekirdi. Aleksandr ordusunu modernize edip bir intikam savaşına hazırlanırken Grande Armée mevcut durumunda Almanya’da Ruslara karşı bir hudut savaşı yürütmeye fazlasıyla yetkindir. Özellikle de Avusturya evlilik bağıyla pasifize edilmişken… Şu aşamada hiçbir hasım devlet Charlemagne’ın krallığını bile geride bırakıp Antik Roma’dan bu yana Avrupa’nın en büyük gücü hâline gelen Fransa İmparatorluğu’nun mevcudiyetini tehdit
Napolyon, Erfurt'ta bulunduğu siyasi yoğunluğun arasında, sadece 25 kilometre uzaklıktaki Weimar kasabasında ikamet eden ve dönemin yaşayan en büyük edebi dehası kabul edilen Goethe ile görüşmeye karar verdi. Tarihe geçen bu buluşma 2 Ekim 1808'de, aralarında Talleyrand, Daru, Savary ve Berthier’nin de bulunduğu üst düzey bir diplomatik çevreyle yenen öğle yemeği sırasında gerçekleşti. Alman yazar salona girdiğinde Napolyon, ona olan derin hayranlığını ve saygısını gür bir sesle feryat ederek şu sözlerle dile getirdi: "İşte adamın hası!" veya "Adamların şahısınız!" (Vous êtes un homme!).
Görüşmenin ana eksenini tiyatro sanatı, Goethe'nin dünyaca ünlü eseri Genç Werther'in Acıları ve Voltaire'in kaleme aldığı oyunlar oluşturdu. Napolyon sohbet sırasında, Voltaire'in Caesar'ın Ölümü (La Mort de César) isimli trajedisinde, dünyayı fetheden Sezar gibi muazzam bir şahsiyetin portresinin nahoş ve kusurlu bir şekilde resmedilmesinden dert yandı. Goethe, imparatorun bu edebi tahlilleri yaparken takındığı tutumu, daha sonraki ifadelerinde "trajik bir suç mahallini dikkatle tetkik eden bir savcı edasıyla, düşünsel açıdan son derece derin gözlemlerde bulunuyordu" şeklinde tasvir etmiştir.
Entelektüel tartışma derinleştikçe Napolyon, Alman tiyatro ekolünün sahnede olayları doğadan ve hakikatten uzaklaştırarak karakterlerin peşinden sürüklendiği "kader" olgusuna dayandırmasını açıkça eleştirdi. Yazarların "Akıbetin Kader'le ne ilgisi var?" yanılgısına düştüğünü söyleyen Napolyon, kendi dünya görüşünü özetleyen şu meşhur tespiti paylaştı: "Akıbeti şekillendiren politik eylemdir." Buradan hareketle Goethe’ye, bizzat Sezar suikastına dair yeni bir trajedi kaleme almasını; bu oyun vasıtasıyla söz konusu suikastın ve bu olayın yol açtığı büyük karmaşanın aslında ne kadar büyük bir