Şüphesiz kafamdaki dertler olmasaydı, kendimi sonu gelmeyecek bir maceraya sürüklenmiş sanmasaydım ve evdekilerin akşam yiyecekleri beş on para olsaydı zavallı saatçiye bu muameleyi yapmazdım. Bir ara adamcağızın yüzüne baktım. yaptığımdan utandım. Kendi kendime, “Hoş görsün!.. dedim. Benim gibi akşam ne yiyeceğini düşünmeğe mecbur değil ya...”
Nasıl deryadil değilsem, nasıl ilm-i simya, ilm-i Cifr ve eski tabebeti bilmiyorsam, başımdaki bereye, birdenbire ağarmış saçlarıma, tıraşsız sakalıma ve derviş hâlime rağmen nasıl hiçbir tarikatten değilsem, öylece saatten de anlamıyordum. Fakat yalana alışmıştım. Hayatım denen bu kalp akçeyi başka türlü süremezdim. İnsanlar benim böyle olmamı istemişlerdi. Yalancı idim. Binaenaleyh saatten çok iyi anladığımı mı söylemem lazımdı? Fakat bu en aşağı otuz beş türlü söylenirdi. Cemal Bey’e, Selma Hanım’a, Doktor Ramiz’e, Sabriye Hanım’a, Yangeldi Asaf Bey’e, hepsine, herkese ayrı ayrı şekillerde söylenirdi. Bir müddet Halit Ayarcı’ya baktım. Hayır, burada doğrudan doğruya hareket lazımdı. En yavaş sesimle: Bir görelim, bakalım!.. dedim.
Yazın sonuna doğru Cemal Bey üç gün için Ankara’ya gitti, Bu üç gün bana tam bir cennet gibi geldi. Sıkıntılarım yine devam ediyordu. Fakat onun, kendi ağırlığıyla yaptığı tazyikten kurtulmuştum. Suyun dibinde değildim. Sırtımda o korkunç ağırlığı hissetmiyor, kemiklerim onun yüzünden çatırdamıyordu. Ötekiler, güçlükler, yorgunluklar, birtakım azap ve ıstıraplardı. İşte o zaman bir insanın, başkalarının hayatındaki yerini Öğrendim.
Bu üç günü yalnız Cemal Bey’i düşünerek geçirdim. Bir bakıma göre hayatımda hiçbir şey değişmemişti. Dairedekilerin hepsi hemen hemen onu taklit ettikleri için, aşağı yukarı yine aynı şeylere maruz kalıyordum. Evim eski hâldeydi. Fakat yine ferahtım, rahattım. O hâlde Cemal Bey diye bir şey vardı hayatımda. Bu korkunç bir realiteydi.
Ve Cemal Bey sade benim hayatımda değildi, bütün etrafımda idi.
Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu insanoğlununun cehennemidir. Bizi Öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.
Fakat ne çıkardı? Hangi meseleyi hallederdi? Sadece talihin hediye ettiği bu üç günü, bir başka mesele ile daha zehirlemekten başka hiçbir işe yaramazdı. En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.
Onun içindir ki, Cemal Bey döner dönmez beni işimden çıkardığı zaman pek de müteessir olmadım. Hiç olmazsa kendisinden kurtulmuştum. Onu görmeyecektim. Sesini duymayacaktım. Ellerinin işaretleri, dar alnının çizgileri rüyama girmeyecekti. İçimdeki bulantı duracaktı. Hiddet, kin beni kemirmeyecekti.
Bununla beraber eve bu haberi nasıl vereceğimi düşünüyordum. Onlar üzüleceklerdi, şüphesiz. Üstelik de kabahatin bende olduğunu sanacaklardı. Nasıl geçineceğimi, o