İlk kitabın sonunda kafamda çok fazla soru işareti kalmıştı. Altınsoy ailesinin ölümü, Kılıç'ın gerçek kimliği, aile üyelerinin sakladığı sırlar ve İnci'nin bundan sonra nasıl birine dönüşeceği en çok merak ettiğim konuların başında geliyordu. İkinci kitap ise bu soruların peşinden giderken beni yalnızca bir cinayet gizeminin içine değil, ihanetlerin, sırların ve aile içi hesaplaşmaların merkezine taşıdı diyebilirim.
Bu kitapta en çok hoşuma giden şey, ilk kitapta zeki ve tehlikeli olduğu söylenen İnci'nin bu özelliklerini gerçekten görmeye başlamamız oldu. İlk kitapta daha çok olayların içinde sürüklenen bir karakter okurken, burada oyunu kuran, insanları gözlemleyen, plan yapan ve gerektiğinde manipülasyon yapmaktan çekinmeyen bir İnci görüyoruz. Özellikle yıllardır saklanan kirli işleri ortaya çıkardığı bölümler kitabın en keyif aldığım sahneleri arasındaydı.
İkinci kitap boyunca beni en çok etkileyen şeylerden biri de suç kavramının ele alınış biçimiydi. Hikâye ilerledikçe tek bir katil aramanın anlamsızlaştığını görüyoruz. Çünkü bu dünyada suç yalnızca tetiği çeken kişiye ait değil. Gerçeği saklayanlar, göz yumanlar, sessiz kalanlar ve kendi çıkarları uğruna olan biteni görmezden gelenler de bu suçun bir parçası hâline geliyor. Bu nedenle kitap ilerledikçe "katil kim?" sorusundan çok "bu noktaya nasıl gelindi?" sorusu ilgimi çekmeye başladı.
İnci'nin yolculuğu da benim için yalnızca bir intikam hikâyesi olmadı. Bu kitapta İnci sadece ailesinin katillerini aramıyor, aynı zamanda çok sevdiği insanların düşündüğü kişiler olmadıkları gerçeğiyle de yüzleşiyor. Babasının, abisinin ve ailesinin geçmişte yaptıklarıyla karşılaşması, onları hem özlemeye devam edip hem de yaptıklarından dolayı hayal kırıklığı yaşaması karaktere ilginç bir çatışma katıyordu.
Buna rağmen