“Efendiler!.. Ağalar!.. Kimdir sultan, ya kim başımızda tac? Vezire bakın: Sadabat’da badeye muhtaç?!.. Rüşveti afiyetle ziftlenip doyanlar mı bunlar? Sulh dediler amma refahı dindirdiler. Yerine eğlence koydular, kendileri eğlendiler. Vazife erbabı görevini bıraktı. Uçkuruna düştü erkekler, evini bıraktı. Kimdir bize bu zulmû reva gören? Ya kimdir merhameti göğe çekip götüren?”
“Çeşme yaptırdım, matbaa kurdum diyormuş. Matbaa tamam da okumaya mum kalmamıştır. Çeşme iyi de el yıkmaya sabun kalmamıştır. Odun ateş pahası, bir çekeği on akçe edecek. Kömürün tozunu bulan neredeyse gözüne sürme diye çekecek. Buğdaydan geçtik, arpayı bulamıyoruz. Gözünde arpacık çıkanın sevinesi geliyor. Yakmaya mum yok elde avuçta, yüreklerimizin yağı erimiş yanıyor, yanıyor…”
İstanbul halkının çoktandır fakirleştiğini, gelir ve kazanç dengelerinin uçurumlarla ölçülmeye başlandığını, eğlenceye düşkünlüğün iyiden iyiye arttığını, halkın ekmek alacak gücünün bile kalmadığını işitiyordu.