Kitaptan işaretlediğim yerleri yazarak başlamak istiyorum :
-Ben aşk için fedakarlıkta bulunulan sevgiye inanıyorum.
-Bazı deneyimler öyle bir acı uyandırır, o kadar korkunç ve derin yaralar açar ki bunu artık acı olarak hissedemezsin. Çünkü bütün algılama ve hissetme duyularını kaybedersin. Battığını hissedersin. Baş döndürücü yükseklerden, nefessiz, isteksiz ve karşı koyma yeteneğinden yoksun olarak düşersin. Bilmediğin ama tahmin ettiğin uçuruma doğru her saniyeye yaklaşırsın. Zamanın en küçük birimiyle savrularak aşağıya doğru düşersin. O korkunç sona doğru. Bilirsin, kırılacak ve dağılacaksın.
-Hayat ona bütün ekinleri ve çiçekleri kıran bir dolu yağmuru gibi geliyordu.
-Bazı insanlar aşk için doğmamışlardır. Onlar için sadece beklentilerin kutsal yağmurları yağar. Çünkü onlar, aşkların getirdiği acıları taşımak için fazla zayıflardır.
Erika, utangaç ve içine kapanık bir genç kadındır. Müzik, onun hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Bir gün, bir kemancı ile tanışır ve birlikte müzik çalışmaları yapmaya başlarlar. Bu süreçte Erika, kemancıya karşı derin bir sevgi beslemeye başlar. Ancak bu sevgi, onun kendi iç çatışmalarıyla yüzleşmesine neden olur.
Erika’nın toplumsal anlamda aşka bakışı, dönemin geleneksel ve muhafazakâr değerleriyle şekillenmiştir. Stefan Zweig’in anlatımında, Erika’nın aşkı idealize eden, saf ve masum bir bakış açısına sahip olduğu görülür. Ancak bu bakış açısı, gerçek duygularıyla ve arzularıyla çatışır.
Erika, içten içe kemancıya karşı yoğun bir aşk hissetse de, bu duygularını ifade etmekte büyük bir çekingenlik yaşar. Toplumun kadına yüklediği pasif, ölçülü ve onurlu olma beklentileri onun davranışlarını etkiler. Aşkını dile getirmeyi, duygularını açıkça ifade etmeyi adeta bir tür zayıflık ya da uygunsuzluk gibi görür. Kendi iç