Taha Kılınç'ın okuduğum dördüncü kitabı. Üslubun sadeliği ve akıcılığı itibariyle, ele alındığında kolayca bitecek, sohbet tadında bir kitap. Pek çok konuya değiniyor, farklı bakış açıları sunuyor. Basit görülen ve önemsenmeyen bazı meselelerin önemini ortaya koyuyor. Ele aldığı sorunlara çözümler getiriyor. Dolayısıyla başlığının da hakkını veriyor.
Taha Kılınç, üslubunun güzelliği ve okura kattığı farklı bakış açıları sayesinde, her biten kitaptan sonra "Başka bir kitabı var mıymış, onu da okuyayım" dedirten bir yazar :)
Bir müslüman "Ben doğruyu söylerim/yaparım. İnsanlar isterse kabul etmesin! Ben kulların tepkisi ile ilgilenmem, Allah'a vereceğim hesaba bakarım, kafam rahat!" deme hakkına sahip değildir. Üslubumuz, iletişim biçimimiz, seçtiğimiz kelimeler, zamanlama, muhatabımızın algı ve bilgi düzeyi, mesajı iletirken gözettiğimiz önem sıralaması, içinde yaşadığımız toplumun kabulleri ve değer yargıları gibi çok sayıda kıstası, sözlerimize ve eylemlerimize tatbik etmek durumundayız.
1) Bu benim kendi kararım ve tercihim mi? Etrafımın dayatması olmasa ben bunu yapar mıydım?
2) Allah bana bunu sorduğunda O'na yapabileceğim makul ve meşru bir açıklamam var mı?
Zekat müessesesi en dakik ve ince biçimde işlediği için Ömer bin Abdülaziz döneminde zekat verilemeyecek fakirin bulunamadığı olmuştu. Görevlendirdiği kişiler her gün "Borçlular nerede? Nikahlanmak isteyenler nerede? Miskinler nerede? Yetimler nerede?" nidalarıyla şehirlerde dolaşırdı.
Kendisinden önceki halifelerinin aksine meclisinden meddahları ve şairleri uzaklaştırarak onların yerine alimleri ve tarihçileri getirmişti. Kıyafette de yemekte de en azla yetinir, aile fertlerini de böyle davranmaları için teşvik ederdi.