Haçlı sürülerine karşı küçük ordularıyla kartallar gibi dövüşerek Türklüğün ve Müslümanlığın hayatını kurtaran iki Kılıç Arslan ile Sultan Mesudun adları, Adnan Giz'in listesindeki adların bir çoğundan daha yüksektir. Sonra, Çingiz Hanla Aksak Temür’ün girmeyeceği bir şeref galerisi hileli bir miras davâsından başka bir şey olamaz.
Kendileri kaloriferli lüks dairelerde oturup her yere arabayla giden ve haftalık dört beş saatlik toplantı karşılığında yedi sekiz bin lira aylık alan siyasiler gecekondudaki sefâleti elbette kavrayamaz. Çünkü senin “sefâlet var” diye feryadına resmi ağızla “Türkiye'de sefâlet yoktur” diye karşılık verilince bütün meseleler kökünden çözülüverir.
Bu ne biçim devlet, ne biçim hükümet? Bakan emrini tatbik ettiremezse, söz vermeler, adaklar birer boş laftan ibaret kalırsa ortada bir devlet vardır denilebilir mi? Zaten son otuz yılın hayatında parlak sözlerden başka ne var ki? Herkes söylüyor, ama işe gelince: Sıfır.
Ben bunların nasıl bir sıkıntı içinde yaşadıklarını biliyorum sanırdım. Geçen yıl içlerinden kımız yaparak geçinen birisinin gecekondusuna gidince faciayı biliyorum sanmakla ne kadar aldandığımı anladım. Berbat gecekondunun iki küçük odasında erkek ve kadınla, yedi çocukları barınıyordu. 200 lira kira vererek oturdukları bu kulübenin konuk edildiğimiz odasında bir karyoladan başka hiçbir eşya yoktu. Yerde oturuyorduk. 16 ile 1 yaş arasında yedi çocuğun giyim kuşamları perişan, ailenin hayatı bir dramdı. Bekliyorlardı...
İki şey bekliyorlardı: verimli toprak ve o toprak verilinceye kadar Kızılaydan aş...
Açları doyuran, yoksulları giydiren Kızılaydan yardım beklemek hakları idi. O Kızılay ki Yunanlılara bile yardım etmişti... dilekçe ile başvurdular. Aralarından seçtikleri murahhasları son altı ayda dört defa Ankara'ya göndererek hem Kızılay yardımı, hemde devletin toprak vermesi için resmi makamlara başvurdular.