Ölüm vardı elbette ve din, insanoğlunun kendini bizzat kendi gözünde mükemmelleştirmek, varlığını ulvi nedenlere bağlamak için düzenlediği bir halüsinasyon değil de katıksız bir gerçekse, ölümden sonraki varoluş da yine dinin buyruklarına göre bitimsiz bir süreklilik halini alıyordu: öyleyse ölüm, sonsuzluğun insan üzerindeki lanetiydi. Şayet ölümsüzlük bir ütopya yerine yadsınamaz bir realite olsaydı o zaman da insanın bu dünyadaki varoluşu, çırpınışları, acıları son bulmayacaktı; bu kez de insanoğlu düş kırıklığıyla  o yüklü sonsuz bir devinimde sıkışıp kalacaktı: öyleyse ikisinin arasında hiçbir fark yoktu ve günün birinde, filmlerini ağzımız açık izlediğimiz jilet parlaklığındaki jönlerin, iç bağı kurduğumuz dizi karakterlerinin, saygın bilim adamlarının, olimpiyat şampiyonu sporcuların, fotoğraf çekilirken başını kaldırmaya bile çekinen utangaç köylü kadınların ya da yakınlık duyduğumuz herhangi birinin ölüm haberini duyduğumuz da, oturma odamızda ailemizden birinin tavandaki lambaya asılmış mosmor bedeniyle ya da terk edilmiş bir yıkıntıda hiç tanımadığınız birine ait kokmuş bir cesetle karşılaştığımızda belki de hıçkırıklara boğulmamalı, aksine onun adına ölebildiği için sevinmeliydik.
…bazen ortak zevkler, ortak davranış biçimi, kimi zaman da ortak bir suç: zaten ortak olan, birçok yerde söylenen, ön yargılarına inançlarından daha bağımlı olan toplum için her zaman doğru olandır.
…belki önce ölmelisin. Unutulmalısın. Unutulan herkesin hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda. Orada bile acele etmemelisin. Senden önce ölüp, senden önce unutulanlar ve daha hatırlanmayanlar var. Dur bakalım, dur hele. Sıranı bekle.