Byron neşeyle yumruğunu masaya vurarak kitap yığınlarını sarstı. “Bu, ölümsüzlüğün iki katı! Genç, sonsuza dek güzel ve boşa harcanmış bir potansiyel olarak trajik bir biçimde öldüğümde kaç kişinin beni okuyacağını bir düşünün. Şairlerin sorunu da bu: Zamanımızda asla takdir edilmiyoruz. İnsanlar bizi ancak erken yaşta mezara girdiğimizde ve yapabileceklerimizin tamamı görünür hale geldiğinde umursamaya başlıyor. Ve tabii ki o zamana kadar da maddi kazanç elde etmek için çok geç oluyor. Sanırım ölümüm yakında olacak. Güçlerimin doruğundayken. Ve ölüm ilanları yayılsa iyi olur. Sokaklarda yas görmeki stiyorum!"
Ama bu oda, Ölüm Yoldaşları... Bambaşka bir gelecek vaat ediyorlardı. Farklı bir topluluktu. Burada kadınlar açıkça içiyor, küfrediyor ve erkekleri iskambilde yeniyordu. Marie-Anne liderdi, güzel ya da çekici olduğu için değil, zeki olduğu için saygı görüyordu. Kadınlar bir rafta evlilik için seçilmeyi bekleyen nesneler değildi; yanlarındaki erkekler kadar toplumun bir parçasıydılar.
Bir kadının sanatın ya da şiirin nadide dünyasında yaşama umudu varsa bir erkeğin onu ilham perisi olarak seçmesine yetecek kadar güzel olması gerekirdi. Bir ilham perisi kutlanırdı elbette, övülür ve yüceltilirdi ama tamamen sanatçısının merhametine
kalırdı ve bu sanatçı onu o kadar küçük bir kaideye yerleştirirdi ki düşmeden her iki yöne de bir adımdan fazla atamazdı.