Nereye oturalım” diye soruyorum. “ Fark etmez” diyor sonra bir kafe gösteriyor. Hesabı görünce “babayarrooo” diye bağırmamanın elde olmadığı lüks bir kafe. Son buluşmada böyle harcamalara ne gerek var anlamıyorum, her şeyden önce yediğimizden içtiğimizden bişey anlamıycaz ki... Yine de giriyoruz. O bir kahve söylüyor yanında da browni, küçük çay yokmuş ben de bir kahve istiyorum. Daha önce yüzlerce kez konuşulan şeyleri bir daha konuşmaya başlıyoruz. Artık ben de inanmıyorum söylediğim yalanlara. Eskiden kendi yalanıma inanıp, gözlerim yaşarıyordu. “Bu topraklar böyle bir sevda görmedi be” diye düşünürdüm. Anlatıyor. Pek dinlemiyorum. Gözüm tişörtüme takılıyor. Ne lan bu?
Üstümü örtmesi için pamuk ve polyesterle dokunmuş bir kumaş. Tasarlamış biri onu. Kafamı çıkarayım diye delik yapmış üst tarafına, kollarımı çıkarmam için de iki küçük delik de yana açmış. Şimdi ben kafamı bir eşyanın deliğinden çıkarıp nasıl çok ciddi şeyler anlatayım birisine. Tosbağa mıyım lan ben. Bu ne rezilliktir ya rabbi. O bi delikten kafasını çıkarmış beni yargılıyor, ben öbür delikten kafamı çıkarıp onaylıyorum, “Aslında sen de haklısın” diyorum. Hâlâ inanamıyorum böyle yaptığımıza.