Sonra elinde parıl parıl bir aletle biri yanıma yanaştı:
— Aç, dedi.
— Neremi?
• • •
— Aa, Aa...
— Bağırma, aç...
— Ay, niçin?
— Muayene edeceğiz. Bu kadında hiçbir hastalık yoktur diye eline bir vesika vereceğiz. Hangi genelevin semayesiysen orada müşteriye çıkarsın...
— Kızım burada ne dolaşıyorsunuz?
— Vesika almak için nöb et b ekliyoruz.
— Ne vesikası yavrum? Erzak değil mi?
— Evet.
— Ne veriyorlar hanım kızım?
— Yağ, pirinç, şeker, irmik, ne isterseniz... Hem de en âlâsı...
-Aramızda bu anlayışsızlık illetine tutulmuş b ir sen olmuş olsaydın, şekerle beslenmeye lâyık görülürdün.
Ama neyleyim ki çevremizde b u akılda iyileşmesi imkân sız çok kimse var... dedim.
- Fikir yanlışlığı, duygu aldanışı bende değil siz de var. Uzay içinde aşağı, yukarı gibi sözler anlamlarını kaybederler. Çünkü evrende alt veya üst yoktur.
- Allah Allah... Ne mantıksızlık. Bizim evin alt katı, üst katı yok mu? Bizim ev evrenin dışında mıdır?
Dertli artık dünyada yoktu. Ahirette de değildi. Çünkü hiçbir din, hayvanlara, dünyada çektikleri eziyetlere karşılık cennet vaadiyle teselli vermiyordu.