Ah benim Yusuf'um, âh benim, âh/senim, dedi, başka bir diyemedi. şey
Züleyha, Yûsuf'a bir mektup yazmaya başlayınca. Yusuf diye başladı, Yûsuf diye bitirdi. Gördü ki hitaptan öteye geçemedi. Anladı ki aşkın nâmesinde ser-nâmeden öte kelâm yok. Ve Züleyha'nın lügatinde Yûsuf'tan öte sözcük yok.
Ve biliyor musun ki, seni sevdiysem, bütün ruhların yaratıldığı ve henüz ruhlara cesetlerinin biçilmediği o mecliste, senin yanında yer almış olduğumu hatıramda taşıyor olduğumdandır bu. Bunca kolay terk ediyorsam varlığımı senin varlığına o şimşek parıltısı ânın anısını göz bebeklerimde sakladığımdandır.
Bu kadar tanıdık buluyorsam kalbimi kalbine, bu kadar tanıdık ses veriyorsa kalbim kalbine, o ezeli uğultuyu hâlâ kulaklarımda taşıdığımdandır. Seni bu kez hatırladıysam Yûsuf, o kez unuttuğumdandır.
Seni sevdiysem hatıram olduğundandır. Bilmediğim bir şeyi hatırlamam zor, unuttuğum bir şeyi hatırlamamsa kolaydır benim.
Tufandan kurtulmak için kendi derinliğine akan bir ırmak gibi; akmasam sana ölürdüm Yûsuf, aktım, yine öldüm. Kendi ölümümün şeklini seçmem özgürlüğümse susarak ölmeyi değil, söyleyerek ölmeyi seçtim. Tortulanarak ve bulanarak değil, taşarak ve coşarak ölmeyi istedim. Hükmümün Yûsuf olduğu yerde ölümlü olduğumu bildim. Ve yine dirilecek olmamın emniyetiyle ölümlü oluşumu çok sevdim.
Yusuf dedi, Yusuf, bildim seni. Bildim seni ve bildim beni, bildim her şeyi. Ben Züleyha'yım, çölden saraylarda bildim yanılgımı, kumdan kalelerde yağmalandı kervanlarım. Ama böyle bilmek bana ağır geliyor.