Erkekler genelde kadının kalbinin gizli odasına girmeyi başardıklarında nihai büyük zaferi elde ettiklerine inanıp kendileriyle gurur duyarlar. Bir müddet sonra o gizli odanın içinde bir kapı daha olduğunu fark edenler olur; bazıları o kapıyı da açmayı başarır, gizli oda içindeki başka bir gizli odaya girmenin sarhoşluğunu, mutluluğunu yaşarlar. Ve nihayet kadının kalbi en ulaşılmaz sanılan noktasına kadar keşfedilmiştir işte.! Bunu başaran erkek kendini yetenekli, şanslı sayar. Haksız değildir. Ama akılsızdır. Bilmez mi her kadın, kalbinde keşfedilen her gizli odanın hemen arkasına yeni bir gizli oda açar. Açar çünkü tehlike anında sığınabileveği yer burasıdır. Binlerce yıllık kadınlık deneyimi bize bunu öğretmiştir. Bir kadına sonsuz aşk beslemek isteyen erkek, bıkmadan usanmadan bu odaları keşfetmeye, anahtarını bulup içeri girmeye uğraşır. Bıktığı an aşk ölür. Bazılarıysa bir türlü giremediği bu odaların kapılarını yumrukla, bıçakla, mermiyle açmaya çalışır. İşte o zaman sadece aşk değil, kalp de ölür. Her gün yeryüzünde binlerce kadının kalbi böyle öldürülür.
(Syf. 185 ve 186)
Empati, kendini başkasının yerine koymak değildir bence. Kendini asla başkasının yerine koyamayacağının farkında olmaktır. Ateşin düştüğü yeri yaktığını bilmektir. Herkesin hikayesinin değerli ve özgün olduğuna inanmaktır.
Amin Maalouf' un güzel bir lafı vardır. " Geleceğin yolları pusularla doluysa takınılacak en berbat tavır, her şey çok güzel olacak diye mırıldana mırıldana gözü kapalı ilerlemek olacaktır.
" Kendini Tanı" der Sokrates. Bu sadece yaşadığın "an"daki kendini bilme, tanıma hali değildir. En çok da geçmişin sende biriktirdikleriyle beraber kendini tanımayı anlatır. Sırf kendi geçmişin değil elbette, içine doğduğun kültürün, toprakların geçmişidir seni sen yapan. Derinden açılan yaraların çoğu tam da bu nedenle hep geçmişin izlerini taşır.