Başına bir hal geldiğinde kendini dünyanın en şansız, en dertli insanı zannedersin. E, böyle düşünürsen haliyle yıkılırsın, umudun tükenir. Cümle alem sana karşı birleşmiş sanırsın, kolun kanadın kırılır. Oysa öyle değil vallahi, etrafına bir baksan görürsün: aslında hemen herkes senin gibidir. Herkesin bir yarası, bir hikayesi vardır, canım benim. Üstelik dünya saf kötülükten ibaret değil ki, iyiler de vardır, hatta herkesin içinde o iyilikten az da olsa mutlaka vardır. Düşmüş insan, yaralı insan herkesin içindeki o minicik iyiliğe tutunmayı bilmeli.
Ayakkabı icat edilmeden önce insan da tıpkı diğer birçok canlı gibi toprağa çıplak ayakla basardı. Toprakla arasındaki mesafe sıfırdı. Birdi, bütündü toprakla Diğer canlılarla eşit mertebedeydi ve toprakla olan bu teması sayesinde hepsiyle temas kurmuş sayılırdı, hepsi de onunla. Ama ne zaman ayakkabıyı icat etti, işte o an toprakla teması kesildi diğer tüm canlılarla da. İnsan denilen varlık ayakkabıyla dünyaya artık bir santim yukarıdan bakıyordu. İşte bu bir santimlik fark, zamanla kendimizi Tanrı gibi görmemize yol açtı ; her şeye kadir, her şeye muktedir, her şeyin sahibi. İstediği her şeyi planlayıp yapabilen güçlü, öz güvenli, kuvvetli Tanrı. Yapabildi mi ?
Nah yapabildi!
Barış dediğimiz şey insanların kavuşmak için çırpınıp bir türlü ulaşamadığı, hasretlik çekilen sevgili değil ki. İnsanlar gerçekte barışı istemediği için barış yoktur. Eşitlik birçokları için ürkütücüdür, bu nedenle ' barış' kadar insanların tüylerini diken diken eden çok az kavram vardır.
Ruhsal sorunların için ünlü bir psikiyatrise gidecek kadar zenginsen, deliliğin mücevher gibi görünür etraftan. Tedavi için yıllarca harcanan çuvallar dolusu sana " ayrıcalıklı deli" statüsü sağlar. Mahallenin sıradan delisinden farklısındır yani.