Bir kez sevmiş olan ve hâlâ seven biri, kendini aşka elverişli bir hale getirmenin ne kadar zor olduğunu, ne kadar uzun sürdüğünü bilir. İnsan acı çekerken anlar, aşk için emek vermeye bir daha kolay kolay kalkışamayacağını. Çekilen acı bir tür aşk tembelliği yaratır. Acı çeken kişi, bu kadar ağır bir işi boşu boşuna yaptığından korkar. Traudel’in gelmesine az kala bu kadar vahim düşünceler düşünmek hoşuma gitmiyor. Şimdi bir üzüntü ve burukluk duymamın nedeni bu olsa gerek. Birkaç basit cümle düşünmeye çalışıyorum, mesela şunu: Mutluluk uğruna böyle bir mücadeleye gerek kalmamalıydı.
Fazla konuşuyorsun, diye sitem ediyorum kendime, başkalarını fazla dinliyorsun, fazla kahve içiyorsun, yabancı odalarda fazla oturuyorsun, uykuların fazla rahatsız, fazla uyanık kalıyorsun, fazla sığ düşünüyorsun, fazla ümitlisin, kendini fazla teselli ediyorsun.
İçimde hep ağır şeyler kıpırdanıyor. Zira bir felaketi önceden hisseden ama bunu ifade edemeyen bir adam oldum ben hep.
Sorunlu bir ruh haline kaymamam için sıradan bir şeylerin olması gerekirdi şimdi. Yakınlarda bir şarküteri olsaydı, şimdi gidip kendime ekmek arası sıcak sosis alırdım. Ekmek dilimini yemez, cüzdanıma tıkardım ve ilk fırsatta cebimden cüzdan yerine ekmek dilimini çıkaracağımı, birine banknot yerine ekmek dilimini uzatacağımı hayal ederdim. Sırf bunu düşünmek bile neşelendiriyor beni.
Bir çamaşırhanenin yöneticisiyim ama aslında bambaşka şeyler yapmak istiyorum. Büyük, kis bir kentte yaşıyorum ama aslında bambaşka bir yerde olmak istiyorum. Traudel’le birlikte yaşıyorum ama aslında...
hayır, bu düşünceyi düşünmeye cesaret edemem. Oysa düşündüm bile. Ve işte yine oluverdi: Bir felaketi anlamadan izlemek zorundayım.