“Ben ise sadece kitaplarla başbaşa kalacağım, gezintiler yapacağım, hayaller kuracağım, rahatsız edilmeden uzun uzun uyuyacağım bir dinlenceyi yaşamak istiyordum.”
Raslantı diye bir şey yoktur, kader vardır. İnsan yalnızca aradığını bulur ve her zaman yüreğinin en karanlık, en derin noktasında gizlenmiş olanı arar.
Kendi varlığımızı sorgulamaya başladığımız zaman ister istemez tüm insanlığı da sorgularız. Şöyle de söylenebilir: İnsanlığı sorgulamaya başladığımız zaman aslında kendi bilincimizin derinliklerini sorgularız.
Sanki Fernando benim kaderimin bir parçasıymış da, ondan uzak durmak için gösterdiğim çabalar boşunaymış gibi, önemsiz olaylar yüzünden yollarımız yeniden kesişti.
Bu iz fotoğrafların belli belirsiz, bölük pörçük ölümsüzlüğünde, sözcüklerde, birinin anımsadığı ya da anımsadığını söylediği bir ifadede, hatta simgesel ve sonsuz bir değere kavuşan ufak tefek nesnelerde (bir kutu kibrit, bir sinema bileti); o uzak, ulaşılmaz, uçucu ve umutsuz ruh buradaymış gibi mucize bir his yaratan nesnelerde ve sözcüklerde, burna çarpan bir parfüm kokusunda ya da kulağa çalınan bir müzik parçasında varlığını sürdürür.