"Bir zamanlar on yılda, girdiği her savaştan alnının akıyla çıkan Türk milleti, son on yılda enflasyon ve devalüasyonla girdiği kaçamak mücadeleden tuşla yenik ayrıldı. Gezegendeki hiçbir ülkenin parasında TL denli bol sıfır yok! Varsıl/yoksul arasındaki dengesizlik uçuruma dönüştü, genel gelir düzeyi düştü. Altmış yaşını aşmış valisine iki bin, sokaktaki genç polisine iki yüz elli dolar eşiti maaş ödemeyen devlet üç kat fazla memur ve işçi istihdam ederse sonuç verimsizlik ve vurdumduymazlıktır. Ekonomik açıdan bunalan millet bezginleşti, sığlaştı, tepki özürlü oldu. Rüşvet, haraç ve yolsuzluk kanıksandı. Sürekli kriz ortamında hedefe odaklanmayan iş dünyası günlük ve haftalık kararlarla ayakta durmaya çabalıyor. Ülkenin talihsizliği, ileri görüşlü ve dürüst liderlerden yoksun bulunması…"
(On üç yaşından beri günlük tuttuğumu duyunca, "Seksi ıskalamış bir öz yaşamöyküsü asla on sayfayı aşmamalıdır" demişti karısını yıllardır, kızını üç aydır düzdüğüm Niko.)
Aşk acısı böyle bir şeydi işte. Aradan geçen yıllar, çekilen acının dozunu azaltmıyordu. İnsanın göğsünün ortasına gümüş kakmalı bir hançer gibi aniden saplanıveriyordu aşk acısı. Bir de Vakit her türlü musibettin merhemidir derler, diye düşündü Haydar Bey. Halt etmişler! Zaman geçtikçe hançerin verdiği acı azalmıyor, sadece hançerin saplanması seyrekleşiyordu. İlk başlarda her an saplanan o hançer zamanla günde bir iki kez saplanmaya başlıyor, sonraları haftada bire, belki ayda, iki ayda bire düşüyordu, o kadar.
Zamanın geri döndürülüp döndürülemeyeceğini bilecek kadar çok okuyamamıştı ama zamanın olduğu yerde sabitlenebileceğini tecrübeyle öğrenmiş oldu o akşam.